Biz Kürd ulusunun evlatları halen Kürdlerin zorla göçertilmeleri, jenosidlere uğrayanların sayıları, jenosidlerden sağ kurtulanlar konusunda olması bilinmesi gereken gerçek sayıları bilemiyoruz. Bizim gerçek sayıları bilmemiz zor. Ittihad-i Terakki Partisi mensuplarının raporları, karar mercilerinde yer alanların, zorla göçertmeleri, toplu öldürmeleri pratige koyanların notları halen gizli tutuluyorlar.
Şifreli telgraflardaki rakamlar ve özel defterlere yazılan notlar zorla göçertme, öldürme sayılarını belirtmekteler. 1. Dünya Savaşı süreci ve sonrasında Kürd halkıyla ilgili olarak devlet adına konuşanların sundukları dökümanları gerçek belgeler olarak kabul etmemek gerekiyor. Onlar kendi iddialarını ıspatlamak için, kendi amaçlarına göre belgeler düzenliyorlar ve bunları konuyu araştıranlara doğru uzatıyorlar. Belgeleri gizleyenlerin uzattıkları, kullandıkları kağıt parçalarının üzerlerine soru işaretleri koymak bir zorunluluk.
Bu gün T.C. de belirli birimlerde görevlendirilen kişiler, Nizam-ıi Alem, Türk-İslam anlayışını benimseyenler, bilim etigine göre davranmıyorlar. Bu kişilerin Kürd soykırımlarıyla iligili tutumları resmi devlet tutumudur. Onlar, 1916-17 yılları sürecin de Kürdistan,in Bîlîs (Bitlis), Mûş, Diyarbekir bölgesinde kumandan olan M.Kemal,in emriyle zorla evlerinden çıkarılan, kovulan, sürgün yollarına düşürülen yüzbinlerden bahsetmezler.
Bu yüzbinler aç olarak yürütülürlerken, geçis noktalarında kendilerine yiyecek verenlerin ölüm cezasıyla cezalandırıldıklarını bilmemezlikten gelirler. Sürgüne çıkarılma mevsiminin kış olarak tercih edilmesinin, soğuğun ölümleri artıracağının hesab edilmesinden kaynaklandığını da gizlerler. Sürgün yolunda yüzbinlerce Kürdün öldüğünü kamuoyuna açıklayanları hain, düşman olarak damgalarlar. Onlar bu sıfatları tekrarlayıp dursunlar, bizlerse gerçekleri bulup, yazmaya devam edeceğiz.
İttihatçıların, 1909,da, Selanik,de yapılan parti kongrelerinde, imparatorluk sınırları içindeki memleketlerde Türk ulusu dışındaki ulusların, Türk kimliğine eklenmeleri, özlerinden uzaklaştırılmaları, değiştirilmeleri, döndürülmeleri hedeflenir. Alınan kararlar bizaat parti kadroları tarafından pratige geçirilir.
İslamiyet eldeki tek geçerli, etkili araç olarak kullanılacaktır. Osmanlı da saraya yaklaştırılmayan, ezilen, itilen, öfke ve iç acısı yaşayan ırk Türktür. Elde kalan, basılabilinecek, üzerinde yükselinebilinecek tek ırk bu olduğu için ittihatçılar, bütün renkleri Türke dönüştürme çalışmalarına hız kazandırırlar.
1912, Balkan savaşları dönüm noktasını oluştururlar. Makedonyalı olup Osmanlı İmparatorluğu,nun asker ve sivil bürokratlığını yapanlar, zulm ettikleri Hristiyan halklar tarafından Balkanlardan kovulurlar. Kalacak yurtları olmayanlar, Türk-İIslam ideolojisini, Nizam-ı Alem’i doruklaştırırlar. Helladas-Pontos, Ermenistan ve Kürdistan’da, yani kendilerine ait olmayan topraklarda memleket sahibi olma projesi geliştirirler. İşgal tek amaç ve hedeftir. İşgal edebilmek için de yerliyi kırmak, harmanlamak proğrama konur.
Türk-İslamı güçlendirme siyaseti, felaketleri kendisiyle birlikte taşır. Kendilerine yurt arayan Makedonyalılar, Balkanlılar-Rumeliler imparatorluk sınırları içindeki yerli halkları kırarak, kendilerine yaşanabilecek bir memleket oluşturacaklardır. Bu memlekete sahip olabilmek için de Kafkas halklarına hem İttihad-i Terakki’de, hem de bu partinin yan birimi olan Teşkilat-ı Mahsusa’da yer verirler. Onları da görevlendirirler. Çünkü Rus İmparatorluğu görevlilerinin kovdukları, sürgün ettikleri, muhacirleşen ve Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde dağıtılan Kafkas halklarının da kalıcı bir yurda ihtiyaçları vardır.
İttihatçılar, Ocak 1913'de hükümet merkezini (Bab-i Alî) basmakla kendi iktidar merdivenlerinin üst aşamasına kavuşmuşlardı. Bütün kurumları, kuruluşları kontrol altına almaya doğru adım adım ilerlerler. Ağlarını çok daha sağlam şekilde örme atakları geliştirirler.
İttihatçılar Balkan savaşlarının sonrasında 1913’te iktidarı tam ele geçirdiklerinde, özellikle Kürdistan’da köklü düzenlemeler yapma girişimleri başlatırlar. Bu düzenlemelerin başında devlet memurlarının, yani Teşkilad-ı Mahsusa kadrolarının görevlendirilmeleri politikası gelmektedir. Yani Kürdistan’nın her yerleşim biriminde para-militer şahıslar bütün kurum ve kuruluşlara yerleştirilirler. İttihaçılar, kendi kadrolarını, taraftarlarını, memur olarak tayin ederek, bir önceki memurların görevlerine son verirler. Onlar geleceğe yönelik olarak derin hazırlıklar içindedirler. İskan-ı Aşair ve Muhacirin- Aşiretleri Yerleştirme ve Göçmen Müdürlüğü 1914'te kurulur.
Petrol ve mineral olan toprakları işgal etmek olan amaç « Kutsal savaş » olarak ilan edilir. Bu savaş için savaşacak figüran lazımdır. Binlerce Kürd Teşkilat-ı Mahsusa mensubu din adamlarının devreye konulmaları sonucu-Şeyh Sunussi, Haci Bektaş,da ki Cemalledin Efendi gibileri- kandırılmak süretiyle, gönüllü olarak savaşa alınırlar. Gitmeselerde zor kullanılarak götürüleceklerdir. Wan, Bîlîs yerleşim birimlerinde ise Kürd din adamları osmanlı ordusuna asker toplama amacıyla kullanılırlar.
1. Dünya Savaşı’na girilmiştir. Kürtler, ittihatçıların yanında yer alıp, onların çıkarları için müteffik güçlerle çarpışmak istemezler, çarpışmazlar. Abdülhamit tarafından zorla, imparatorluğun gücü-şiddeti kullanılarak oluşturulan Hamidiye Alayları-Aşiret mensupları ise konumlarından rahatsızdırlar. Daha savaşın başlarında savaşmayıp, geri çekilirler. Bir kesimi Ermenistan’a, Rusya,ya doğru gitmeyi tercih ederler. İttihatçılar bu gelişmelerden, tavır alıştan dolayı Kürtleri hain olarak değerlendirmeye tabii tutarlar. Kürd isteyerek, sevrek Hamidiye Alaylarının yöneticisi, elemanı olmaz. İnanarak, gönülden bir şeyler hisederek osmanlı sömürgeciliğinin devamından yana tavır almaz. Şiddet altında, zorla cepheye sürülür.
Osmanlı İmparatorluğunun yöneticileri hiç bir zaman Kürdlere güvenmemişlerdir. Onları cephelere götürüp ölümle karşı karşıya bırakmışlar ve çarpıştıkları ordularla kendi aralarında siper olarak kullanmışlardır.
Sarıkamış çarpışmalarında ise diğer seferlerde olduğu gibi Kürdlere ağır silahları teslim etmiyorlar. Kılıçtan daha küçük olan aletlerle Kürdleri Rus ordusuyla karşı karşıya bırakıyorlar. Bu duruşun anlamı; “Benim için ölme hakkını sana veriyorum. Seni nufus olarak azaltmak istiyorum. Seni askere alarak doğumlarınızı, çoğalmanızı engelliyorum. Ağır silahları kullanma yetkisini vermiyorum. Çünkü ölmeni istiyorum. »
Sarıkamış cephesinde görev yapan Kurmay Başkanı Yarbay Şerif Bey’e göre Kürdler; “Aşiret süvari tümenleri eğitim ve askeri malzemelerinin Ruslara nazaran pek geri olmasından dolayı hiçbir iş göremediler. Yalnız Aras havzasında değil, Eleşkirt Ovası’nda ve Murat suyu vadisinde de aynı durum mevcuttu. Kürdler hem zeki, hem cesur bir halktır. Doğuştan olan bu zeka malesef eğitim ve bilim cilasıyla nurlandırılmamış olduğu gibi yokluk, zorluk zamanında hilekarlık şeklinde faliyet yürüttü.
Kürdler, Rus ve Ermeni çetelerinin topları ve mitralyözleri karşısında pala kılıçla iş görmek mümkün olmayacağını derhal anladılar, dağıldılar. Aşiret halinde başlayan silahlı Kürdün o günkü savaşcılık amacı kendi evini ve malını korumaktı.
İyi donatılarak Rus Kazak alayları eşliğine verilmiş olan Ermeni çeteleriyle ve Rus bataryalarıyla karşı karşıya kalan Kürd, İstanbul’a doğru eğlenen, alaycı bir bakış atarak atını geriye doğru sürdü ve yolda bizim zavallı piyadelerimizin zayıflarını yakalayarak ayağından yırtık çizmesini ve sırtından yamalı paltosunu aşırdı. Kendi köyüne doğru atını sürüp gitti. Kürd evine ganimetsiz mi dönsün?
Mehmet Fazıl Paşa’nın Aşiret Kolordusu karargahında işler daha gülünç gidiyordu. Burada Kürdler daima Rusların top menzili dışında dolaşıp duruyorlardı. Halbuki Ordu Kumandanlığı bunlarla düşmanın yanını ve gerisini tehdit ve ihata manevraları yapmak hayaliyle oyalanıyordu.
Aciz yazar Kasım ayının ilk on gününde Aras Güney inde en nihayet varlığını belli eden meşhur 33.ncü tümen ile Rusların Kazak alaylarını ve bir, iki Plaston veya avcı taburlarını Veli Baba istikametine doğru doğuya uzaklaştırmağa görevlendirilmiştim. Bu saldırıya Aşiret Kolordusu da katılma emri almıştı. Aşiret Kolordusu’nun karargahı doğal olarak kendi alaylarına bu görevi anlatmış ve emir vermiş iken bizim taarruzumuza bir tek Kürdün katıldığını görmek nasip olmadı.
Dördüncü Ordu Müşiri Kürd aşiretlerini güç ve iradeleri altında bulunduran aşiret reislerinin etkinliğini kırma, bozma ve ileride Rusların Kafkasya Kazaklarına karşı duracak değil, fakat “hesap edilecek” bir kütle meydana getirme politakısıyla günün birinde, ceplerinde para ve gazete çıkarır gibi ortaya elli altmış alay aşiret süvarisi çıkarıp fırlatmışlardı !.
Aşiretlerden ordu ve memleket namına yararlanmak için aşiretleri ordu ve memleket namına istifade ettirmenin yolunu aramalıyız. Biz Meşrutiyet ve eşitlik hukuku ilan ettik diyerek aşiret üyelerince reis ve amir tanınmış tabakayı köleleriyle eşit olacak bir uygulamaya tabi tutmakta hiçbir çıkar yoktur.
Birinci dünya savaşının Kafkasya ve İran cephelerinin yüce tarihini Genelkurmay heyetimiz açıklayacağı zaman görecegiz ki özellikle Van dolaylarındaki aşiretler bölük ve alay halinde reisleri ve beyleri ile beraber Ruslara sığınmışlardır.
Demek Ruslar bizim kendi toprağımızda, kendi dinimizde olan bir kısım halkın ne şekilde avlanacağını bizden daha iyi tespit etmişlerdi. Eğer İttihat ve Terakki bakanlar kurulu bu aşiret reislerinin kadir ve haysiyetini paralama, kırma yönünde hareketlerde, uyğulamalarda bulunmayıp da onları samimi bir himaye ve şefkatla devlete bağlama noktasına akıl erdirselerdi bu reisler evini barkını bırakıp elbette Ruslara sığınmazlardı.” (Kaymakam Şerif Bey,in Anıları, Sarıkamış-İhata Manevrası, Arba Yayınları, s.111, 112, 113, 114, İstanbul, Kasım, 1998)
16.cı asırdan itibaren Kürdleri emir-mirlikten ağalığa düşürme, sosyal yapılarını parçalama proğramı uygulanır. Osmanlı yöneticileri bu çalışmalarla da yetinmeyerek ağalık kurumunu da sarsmak istiyorlar. Bu istemin temelinde feodal onuruyla ayakta duran, Osmanlı’ya teslim olmayan Kürd ağalarını ortadan kaldırıp, kullaştırılmış, baskı altında yönetilmeye, her emre “ez beni, ez xulam, belê, herê-köleniz, kulunuz, hizmetkarınız olayım, evet, evet” demeye alıştırılmış ve başka bir yönetim sisteminden haberi olmayan bireyselleşememiş, özgürleşememiş Kürdü, Osmanlı çıkarları için istedikleri gibi kullanma istemi, arzusu yatmaktadır. Bu istem kabul görmez, tepki toplar.
Çünkü Kürd beylerini ulusal duyguları, kendilerine ve uluslarına olan sevgileri, güvenleri, feodal onurları ayakta tutmaktadır. Bu hislerden, ruh halinden dolayı Osmanlı İmparatorluğu yöneticileri Kürdleri istedikleri hizaya getirmeyi başaramazlar. Süreklilik arz eden bir direnişle karşılaşırlar.
Rus İmparatorlugu sınırları içinde yaşayan Kürtler göç etmek zorunda kalıyorlar. Kafkaslardan, Serhad bölgesinden Kürd göçünün nedeni Teşkilat-ı Mahsusa’cıların Kürdlere yönelik zalimane uygulamaları, teşkilatçıların Kürdlerin zor duruma düşmeleri amacıyla Ruslara yönelik olarak yaptıkları provakatif, panik yaratıcı sabotajları, propağandaları, çalışmalarıdır. Rus Ordusu mensuplarının Kürdlere saldırmasını sağlayarak, Kürdleri Osmanlı safhında savaşmaya çekebileceklerine inanırlar. Kürdleri yurtlarından göçertme, muhacirleştirme hedefler arasındadır.
Halk teşkilatçıların uygulamalarına maruz kalmamak için de yerleşim birimlerinden ayrılır. Bu insanlar Kuzey’den, Güney’e ve Batı’ya doğru yönelirler. Kürdistan’ı terk etmezler. O dönemi anlatan bazı subayların anılarında bu gerçekleri görüyoruz.
İttihatçıların geliştirmiş oldukları Türk-İslam projesi, nufus mühendisliği projesiydi. Bundan dolayı 1.Dünya Savaş,ı süreci, özellikle 1915-16-17 ler Kürdlere yönelik kapsamlı kırma, nufusu azaltma çalışmalarının pratige dönüştürüldüğü yıllar olurlar. Kürdistan’da, Kürtlere ait olan yerleşim birimlerinde yerel otoriteler Kürtlerin elindedir. Etki ve güç Kürdlerdedir. Osmanlı yöneticileri, normal koşullarda girişemeyecekleri, gerçekleştirmeye kalkışamayacakları planlarını savaş ortamının sundugu imkanlarla uygulamaya koyarlar.
Enver Paşa’nın emriyle, Osmanlıya asker olmayan, askerden kaçan Kürdlerin yakınlarına yönelik yapılan uygulamalar, Kürdler açısından durumu daha çok kötüleştirir. Sakat, hasta, yaşlı olanlar Osmanlı güçlerine karşı direnemezler. 1. Dünya Savaşı koşullarında Kürtler ekonomik anlamda fazlasıyla yoksullaşırlar. Her yönüyle güçten düşerler. Bu durumu fırsat bilen İttihad-i Terakki Partisi yöneticileri Kürdistan’a, Kürtlere yönelirler. Sosyal, idari yapılaşmaya müdahale ederler. Kürtlere yüklenmeye, mevcut sosyolojik örgütlenmelerini dağıtmaya başlarlar. (Kürdistan 1919, Binbaşı Noel,in Günlüğü, Edward William Charles Noel, Avesta Yayınları, s.34, 35, 1999, İstanbul)
« Osmanlı ordularında Kürdlerin sayıları çok azdı. Hamidiye alayları ta savaşın başlarında savaşmayıp geri çekildiler. Bu nedenle türkler onları hain olarak görüyorlardı. Bir gün bunun intikamını almayı tasarlıyorlardı. Türklerle Kürdlerin gerçek ilişkilerini, Türklerin Kürd sürgünlerini düzenleyen kanunda görmek mümkündür. Aşağıdaki bölüm de bu kanundan bazı alıntıları örnek olarak sunacağız ;
« Madde 8 ; Sürgün edilen Kürtlere vatandalrına hiçbir şekilde dönme izni verilmeyecektir. Savaştan sonra bile. Madde 9’da belirlenen yerlerde ikamet etmek zorundadırlar. Belirlenen alanlarda isimleri kaydedilecektir. Hiç bir sebeple oturdukları alanları değiştiremezler.
Madde 12 ; Kürd sürgünler silahsız olmaları kaydıyla her biri 300 kişiyi aşmayacak şekilde küçük gruplara ayrılmalıdırlar. Aşiretler küçük parçalara bölünüp ayrı ayrı yerlerde ve o yerlerin yerleşik insanlarının % 15 ‘ ini geçmeyecek sayıda iskan edilmelidirler.
Madde 3 ; Aşiret liderleri, şeyhler ve halk arasında etkili olan diğer kişiler aşiretlerinden ayrı ve tercihen hükümetin denetiminin güçlü olduğu kent merkezlerinde iskana tabii tutulmalı ve halklarıyla ilişkilerine asla izin verilmemelidir. »
Merkezi yönetim Türklerin elinde olduğu için her zaman Kürd varlığını inkar etmişlerdir. Bütün resmi raporlarda « Kürd » sözcüğü yerine « Müslüman » terimini kullanmışlardır….(….)….1915 yılında hükümet, Kürdleri batı vilayetlerine sürgün kararı verip ayrıca onların toplu halde bir arada değil, Türkler arasında dağıtılmaları konusunda talimat vermişti. Amaçları. Kürdleri bir an önce osmanlılaştırmaktı. Bu şekilde bir çok Kürd askeri baskılarla topraklarından uzaklara sürüldü. » (Kürdistan 1919, Binbaşı Noel,in Günlügü, Edward William Charles Noel, Avesta Yayınları, s.143, 144, 1999, İstanbul)
II.Ordu komutanı Ahmet İzzet Paşa hatıralarında şu bilgileri verir: “ Kürd aşiretlerinin Batı vilayetlerine gönderilmelerine hükümet tarafından başlanılmıştı. Bunun da büyük ölümlere ve başka türlü zararlı olaylara sebebiyet vermesi düşünülebilirdi. Dolayısıyla Kürd aşiretlerinden süvari oluşturacağımı öne sürerek bu göçün engellenmesine, elden geldiğince çalıştım.” (Ahmed İzzet Paşa, Feryadım, Nehir Yayınları, İstanbul, 1992, C.I, s.256-57)
Serhad bölgesindeki zorla oluşturulan Hamidiye Alayları listesinde yer verilmiş olan Kürtlerin göçertilenlerinin Mardin ve Mîdyad’a yerleştirilmeleri için idari-resmi yazışmalar yapılır. 7 Kasım 1915'de Bâb-ı Âlî Dâhiliye Nezâreti İskân-ı Aşâyir ve Muhâcirîn Müdîriyyeti Umumiyesi -Osmanlı Hükümeti İçişleri Bakanlığı Aşiretleri Yerleştirme ve Göçmenler Genel Müdürlüğü (I.A.M.M.) tarafından Bîlîs vilayetine gönderilen resmi telgrafta Aşiret Alaylarına mensup muhacirlerin Mêrdîn (Mardin) ve Midyad’da sahipleri kaybolmuş köylere iskânlarına başlanması istenir. Bu köyler jenosid sonucu boşaltılan Hristiyan inancına sahip olan Süryani, Ermeni halkların köyleridirler. (İçişleri Bakanlığı Şifre Kalemi, (DH. ŞFR.) 57, 328)
Şükrü Kaya, Mart 1916’da Osmanlı Hükümeti İçişleri Bakanlığı Aşair-i Muhacirin Müdüriyeti Umumiyesi- Göçmen Aşiretler Genel Müdürlüğü’nün başına getirilir. Zekerya Sertel de Aşair (aşiret) Şubesi Müdürlüğü’nde görevlendirilir.
9.4.1916’da, İçişleri Bakanı Talat Paşa’nın, Kürtlerin sürgün edilmeden önce haklarında detaylı incelemelerin yapılmasını emreden ve bu amaçla idari birimlere gönderdiği telgraflardaki bilgiler soykırım proğramının varlığını kanıtlamaya yetiyor.
İttihad û Terakki Partisi Genel Merkezi’nce Kürdistan’ın idari bölgelerinde, Dîarbekir, Erzîrom, Mamurat-ül Ezîz, Bîlîs, Wan ve Sêwaz vilayetlerinde özal görevlendirmeler yapılır. Toplanılan bilgiler, İçişleri Bakanlığı’nda bir araya getirilir. Bu bilgiler Başkomutanlık Vekaletine sunulan raporda yer alırlar. Kürt sürgünü planlı proğramlı çalışmalarla yürütülür. Bu çalışmalar sonucu jenosidin hangi oranda başarıya ulaşabileceğine karar kılınır. En üst aşamada bir jenosid gerçekleştirmek hedeftedir.
1916 baharında netleşme gerçekleşir. Kürtler Wan, Bîlîs, Erzîrom’daki yerleşim birimlerinden sürülmeye başlanırlar. Savaştan dolayı mülteci oldukları yerlerden zorla sürmeye başlayacaklardır.
1915-16-17 yıllarında Kürd sürgününde, jenosidinde yer alan devlet kadroları ile Ermeni, Helen-Grek-Rum, Asuri-Keldani-Süryani jenosidlerinde rol alanlar aynı kişilerdirler. 1. Dünya Savaşı süreci bize ittihatçıların Kürdsüz bir Kürdistan istediklerini ispatlıyor. Bunun için Kürdsitan’da görevlendirilen M.Kemal’in görev süresi içindeki pratiğini ortaya koymak gerekiyor.
Kafkasya Cephesi 1916-1917 ve M.Kemal; O, 27 Ocak 1916,da karargâhı Andrinople,da (Edirne) bulunan 16. Kolordu Komutanlığı,na atanır. Aynı ismi taşıyan bir kolordu Diyarbakır'da kurulur. O, kolordu komutanı olarak 11 Mart 1916,da Diyarbakır-Bitlis-Muş Cephesinde görevlendirilir. 1 Nisan 1916,da da generallige yükseltilir. Kendisi, 7 Mart 1917'de karargâhı Diyarbekir'de bulunan II.Ordu komutan vekilliğine atandirilir.
M.Kemal tarafından yönetilen nufüs mühendisliği programı, ulusal-dinsel temizlik harekâtı incelenmeye deger. Sürgün edilen Kürdlerden bir bölümü de Dêrsimlidir. O, görev alanı olan Kürdistan,da jenosid emirleri verirken hiç bir çekincesi yoktur. İttihad-ı Terakki Partisi,nin kadroları olan mülki-askeri yetkilileri, Teşkilât-ı Mahsusa’nın gayr-ı nizami güçlerini yönetir. Bizzat kendisine bağlı olarak çalışanlar emirlerini uygularlar. Kendisinin Konstantinopl,da ki parti merkeziyle yaptığı yazışmalar, şifreli telgraflar sadece belirli kişiler tarafından çözebilirler.
Zor kullanılarak kışın yollara düşürülen, kendilerine yiyecek verilmesi yasaklanan yüzbinlerce Kürdü kırma konusunda başarılı olan M.Kemal, 1917’de Konstantinopla giderek Ittihad-ı Teraki Partisi yöneticilerine raporunu sunar. Bitlis, Mus, Erzingan, Dêrsim Kürdleri de, Ermeni, Helen-Rum-Grek, Asuri-Keldani-Suryani soykırımında uygulanan uygulamalara tabi kılınmışlardır. O soykırımlarda da ; « Kim ki bunları saklar, yardım eder, evinin kapısının önünde asılacaktır. » diyen parti yönetimi aynı kuralı Kürdler içinde geçerli kılar.
“ Mustafa Kemal,in emri üzerine Ocak 1917 de, Kürdler evlerini terk etmek mecburiyetinde kaldılar. Onlara, Konya ya gitmeleri emredildi. Kararı uygulayanlar tarafından oluşturulan karavan güneye dogru yönlendirildi, itildi. Diyarbakıir güzergahindan yol alınması, gidilmesi emri verilmişti. M.Kemal, yola çıkarılanların aç bırakılmaları için de emir verdi. “ Yola çıkarılanlara kim un ve bugday satarsa ölümle cezalandırılacaktır. Bir kilo verecek olanların cezası da ölüm olacaktır. Çok sayda firıncı bu insanlara bugday ve un verdikleri için gözaltına alındılar. Gözaltına alınanlar, rüşvet vererek ölümden kurtuldular.
Yani Kürd soykırımı da gereken şekilde pratige konmuş ve yüzbinlerin ölümü sağlanarak nufüs azaltılmıştır. Kürdlerin zorla göçertilmelerinin sonucu; 300.000-400.000 kişinin ölümüdür. Eger bir toplama yaparsak, 1.Dünya savaşı sırasında Kürd olarak can kaybımız, ölülerimizin sayısı 1.000.000 dur. M.Kemal, Kürdleri göçertme emri veren şefti. Ben Kürdlerin M.Kemal ile ilgili neler düşündüklerini, yaptıkları degerlendirmeleri tahmin edebileceğinizi sanıyorum.” (Bulletin de Presse N°158, 15 juillet 1925, p. 108-109)
İsviçre Basel’li olup, Ruha (Urfa)da bir hastenede görevli olan tanığın anlatımları; “Avrupanın günlük gazeteleri Jöntürkler’in Ermenileri katl ettiklerini yazdıkları dönemler, Kürdler’in ev ve yurtlarından sürülmelerini yazma zahmetini göstermediler. Kürdlere yapılan muamelelerin bir benzeri başlangıçta Ermeni’lere de yapılmıştı. Bunları da güvenilmez unsurlar ve Rus’larla işbirliği yapmakla suçluyorlardı.
Kürdlerle ilgili işbirliği suçlamasının ne kadar doğru olduğu konusunda kesin hüküm verebilecek durumda değilim, izlenimlerimi aşan bir husus. Ama şunu kesin bir dille söyleyebilirim; Sürgüne zorlanan Kürd insanlar arsında yüksek rütbeli Kürd subayların olduğunu söyleyebilirim. Bu subaylar ki daha önce Türk saflarında büyük bir cesaretle Rus’lara karşı cesurca savaşmışlardı. Şimdi karşılaştıkları yaptırım karşısında hayal kırıklığına uğramış durumdalar ve böyle bir muameleyi hak etmediklerini düşünüyorlardır.
Kürdler 1916 yılının kış mevsiminde Çapakçur bölgesinde, Palu ve Muş havalelerinden zoraki bir şekilde yerlerinden sürgün edilmişlerdi. Yani Erzurum ve Bitlis vilayetlerinden. Tahminler dikkate alınırsa 300.000 Kürd güneye doğru göçe zorlanmışlardı. Yerlerinden edilip sürgüne gönderilen insanlar başlangıçta özellikle Urfa ve Antep-Maraş’ın batısında mukim etmek zorunda kalmışlardır. Daha sonra, yani 1917 yaz mevsiminde (Gonya) Konya ovasına (yukarı Konya) göçe zorlanmışlardır.
Jöntürklerin asıl amaçları göçe zorlanan bu tip unsurların bir daha memleketlerine dönmemeleri ve İçanadolu’da türkleştirilmeleriydi. Kürdlerin zoraki göçü Ermenilerde olduğundan farklıydı. Aslında, zoraki göç esnasında kimse onlara yolda zulum etmemeliydi.
En acı olanı, onların kış ortasında zorla sürgüne gönderilmeleriydi. Göç kafilesi o mevsimde (kış) ve akşam vakti herhangi bir Türk köyüne vardığında, ev sakinleri korkudan dolayı onları içeri almaz ve kapılarını kapatırlardı. Mağdur, fakir insanlar, yağmur ve kar altında beklemek zorunda kalırlardı. Ertesi gün köy sakinlerine onlar için mezar kazmak kalırdı.
Sonuçta Mezopotamya’ya varanların durumu bunlardan pek farklı değildi. Şehirlerde yarı harabe halinde olan Ermeni evlerine yerleştirilen Kürdlere hükümet tarafından kısmen yardım verilse de başlangıçta acıları devam etmiştir.
Köylü Türkler’de Kürdler’den korkuyorlardı. Kıt-az olan kendi erzaklarını-yiyeceklerini saklar ve zor durumda olan insanlara yardımı esirgerlerdi. Böylelikle göçe zorlanan insanlar açlık-kıtlık ve sefaletle karşı karşıya kalmışlardı. Benim destek ve yardımlarım hükümet tarafından hoş karşılanmazdı. Olumlu olmayan bir tarzla, dikkatle olup bitenleri izlerlerdi.
Kürdler’in ızdırap ve acılarına daha fazla seyirci kalamazdım. Bunlara farklı bir şekilde yardım eli uzatmalıydım. Bu amaçla Aralık 1916’da Halep’e gitmeye karar verdim. Amacım orada bulunan konslosları yardım vermeleri konusunda ikna etmekti. Eğer bu tarz bir yardım alabilirsem, bunun dolaylı olarak Ermeniler için faydalı olacağı düşüncesi bende hakimdi. Talebim Amerika ve Alman konsloslukları tarafından olumlu karşılandı.
Geri döndüğümde bilerek Suruç ve Haran ovasında geçtim ki, sürmekte olan sürgünü görebileyim. Hergün Kuzey’den bu bölgeye insanlar getiriliyorlardı. Getirilenlerden 30.000 kişiyi gördüm. Aralık ayının sonlarına doğru Konsoloslardan belirleyici vaatler aldım. Kısa bir zaman sonra Amerikan Konslosluğundan Bay B. 150.000 Frank’la geldi. Alman Konslosu da bana 300 Ltq. ( 7.000 franks) gönderdi. Verilen parayla aç insanlar için buğday ve arpa aldım.
Ocak ve Şubat aylarında görev taksimi yapıp, güvendiğim kişiler kanalı ile köylerde ekmek dağıtımına başladık. Buna rağmen yardımın işleyiş çarkı kolay olmadığı için, dönem dönem kendim de yola çıkardım. İşlerin sağlıklı yürüyüp yürümediğini yerinde görebilmek için bunu yapmak zorundaydım.
Bir köyde bir miktar buğdayın anlaştığımız kaliteye uygun olmadığını tespit ettim. Bu nedenle sözkonusu olan köy sakinlerine kendilerine yaya 4 saat uzakta olan köye gelmelerini tavsiye ettim. Çünkü diğer köydeki depomuz nispeten doluydu. Büyük bir çaresizlik, yalvarma ve yakarma doruk noktaya ulaşmıştı. Yarı çıplak, kederli gözlerle yalvararak kendilerine sağlıksız buğdayı vermemi istiyorlardı. Buğdayın kalitesine bakmaksızın ve ne pahasına olursa olsun yiyeceklerini söylüyorlardı. İnsanların ısrarına daha fazla dayanmadım ve sonuçta isteklerini yerine getirdim. İyi çıkmayan buğdayın bir numunesini alıp birlikte şehre götürdüm. Orada satıcıyla tartışmamız oldu. Sonuç itibarıyla telafi anlamında bana ek olarak bir ton buğday verdi. Tedarik edilen buğday erken tükendi. İyi ki ilkbahar ayına girmiştik, mahsulün verimli olacağı kanısındaydık. Kürdlerin açlık ve sefaletleri devam ediyordu.
Hayatta kalabilmek için yeşil ot (çim) yerlerdi. Mevsim gereği iş imkanları da doğmuştu. Kürdler iş konusunda Araplardan farklıydılar. İş imkanları değerlendirilirdi. Kürdler, ekin toplama konusunda yardımcı olurlardı.
1917-18 kış ayları sefaleti yeniden getirdi. Hasatın (rekolte) iyi geçmesine rağmen, zoraki göçe tabi tutulan nerdeyse tüm Kürdler açlıktan dolayı yaşamlarını kaybetmişlerdi. Bu olup bitenlerin mağdurları yalnızca Ermeni ve Kürdler değillerdi. Aynı zamanda Jöntürklerin imha ( yok etme) planı kapsamında Araplar da vardı. Onlar da kendilerine düşen payı almalıydılar! Arap meselesi pek kolay değildi. Çünkü bunların tesbit edilmesi o kadar kolay değildi. Bir de arkalarında İngilizlerın destegi vardı. Bir Jandarma Subayı bana, başarılı bir savaştan sonra Araplarla hesaplaşacaklarını söyledi. Hesaplaşma anında bizzat kendisinin kendi elleriyle onları katletmekte büyük haz duyacağını belirtti.“ ( Jakob Künzler, Im Lande des Blutes und Tranen 1914-1 (texte imprime):Erleebnisse in mesopotamien wahrend des Weltkrieges 1914-1918 /Kürtelerin zoraki göçü-iskanı-sürgünü, s.101-103)
Kürdistan’daki idari birimlere gönderilen talimatname de; köy, kasaba ve nahiyelerin var olan adlarının mevcud isimlerinin tetkiki, bunların cetvellerinin tutularak, değiştirilecek yeni isimlerin belirlenmesi konusunda ön çalışma yapılması istenir. Kürdistan’ın idari birimlerinde yapılan tetkikler, hazırlanan cetveller, belirlenilen isimler özel telgraflarla İttihad-i Terakki Partisi’nin, Osmanlı Hükümetini oluşturan genel merkezine ulaştırılır. Kürdistan’dan gönderilen bilgiler İçişleri Bakanlığı tarafından değerlendirilmeye tabii tutulurlar.
İttihatçılar, yerleşim birimlerinin Kürtçe olan isimlerini değiştirmeyi, kendi ideolojilerini belirgin kılmayı amaçlarlar. İlk çalışmalardan biri Kürdistan’da, kürtçe olan yerleşim birimlerinin adlarını değiştirmek, uyduruk, bölgenin doğallığıyla tezat Türkçe isimler verip, resmi belgelere işlemektir. « Haritalarda gösterildiği gibi bu bölgedeki yer isimlerinin genelde türkçe olduğu söylenebilir. Bunun sebebi haritaların türkler tarafından ya da kürtçeyi bilmeyen genelde Türk jandarmalarınaın eşlik ettiği Avrupalı seyyahların raporlarına dayanılarak yapılmış olmasıdır. Hükümet tarafından türkçeleştirilen yerlerin isimleri esasta kürtçedir. Birçok durumda kürtçe asıllı isimler türkçeye benzetilerek dönüştürülmüştür. » (Kürdistan 1919, Binbaşı Noel,in Günlügü, Edward William Charles Noel, Avesta Yayınları, s.23, 24, 1999, İstanbul)
1925 süreci ; Kürdistan’daki başkaldırı için 10.000.000 türk liralık kredi ayrılır. Bütçe dengeleme komisyonu bütçeyi dengeleme önerisini kabul eder. Bu öneri Büyük Millet Meclisi’nde de kabul edilir. Çünkü Kürd başkaldırısını bastırmak için 10.000.000 türk liralık kredi istenmiştir. Bu kredi ulusal savunma bütçesine katılır. Türk Genelkurmay Başkanlığı mensupları 23 Mart 1925’de, Erzirom, Erzingan, Dêrsim, Elaziz, Meletî, Urfa, Wan, Bîlîs, Mêrdîn, Dîyarbekir, Sêêrt, Mûş, Gênc vilayetleri insanlarına yönelik olarak bildirimde bulunurlar.
Bildirilerinde ; kendi ordularının kendisini yenileme, hazırlama çalışmalarını bitirdiğini, bastırma hareketinin çok hızlı ve sert olacağını, bastırma operasyonunun yalnızca başkaldıranlara yönelik olacağını açıklarlar.
Devamla ; kendilerinin başkaldıranları çok kötü şekilde cezalandıracaklarını, başkaldıranlara, direnişçilere katılmayan, onları desteklemeyenleri, cezalandırılmayacaklarını, bunun için de cumhuriyet taraftarı olanların, cumhuriyetin en yakın askeri, idari birimlerine başvurarak, askeri gönüllüler servisi içinde yerlerini almalarını ve başkaldıranlara karşı saldırıya geçmelerini isterler.
Ayrıca ; kendilerinin bu başkaldırının liderleriyle birlikte olup, bu şefleri cumhuriyet hükümetine teslim edenlere dokunmayacaklarını, devletin bütün asker ve sivil görevlilerinin bu bildiriyi en küçük yerleşim birimlerine dahi ulaştırmak, haber vermek zorunda olduklarını, bu bildirinin duyurulması için sadece üç günlük bir süre verdiklerini, bu süre içinde herkesin haberdar edilmesi gerektigini dikte ederler.
Tehditler devam ettirilr ve ; operasyona başlamadan önce kendilerinin çok iyi bilmeleri gereken şeyin, kimlerin kendileriyle beraber, kimlerin kendilerine karşı olduğudur.
Bölge halkı tümüyle rejime karşıdır. Devlet terörü doruk noktasına ulaştırılmıştır. Dêrsimliler 1925 de de yerlerini alırlar. 18-19 Mart 1925 gecesi Koçan-Kozan aşireti mensupları Çemişgezeke saldırırlar. Çemişgezekte ki konra-militer güçlerle çarpışırlar.
Bu konuda fransız konsolosluk görevlilerinin değerlendirmesi ; « Başta resmi açıklamalar ile gerçekler durum arasındaki çelişkiyi görüyorduk. Başta Angora’da ki yetkililer başkaldıranların Diyarbakır valisini esir aldıklarını açıkladılar. Sonra başkaldıranların Diyarbakır içine girmediklerini açıkladılar. Daha sonra şehrin bir mahalesinde 7-8 Mart gecesi çarpışma yaşandığını açıkladılar. » (Bulletin de Presse, No : 153, L’İnsurection du Kurdistan, 1.4.1925)
Dêrsime yönelik baskılar süreklilik arz eder. Saldırma, öldürme, sürme….Doğu vilayetlerinde durum başlıklı bir raporda Koçan-Kozan aşireti mensuplarına yapılan zulüm anlatılır. İstiklal mahkemeleri görevlileri çok rahat bir şekilde idam, sürgün, zorla çalıştırma cezalarını Kürdlere verirler.
Bahsedilen bir basın bültenindeki anlatımlar bu gerçeği ıspatlıyor. « Son basın bülteninde ; Elazığ İstiklal Mahkemesi tarafından yarğılanan kişilerle ilgili bilgiler mevcut ; 13 ölüm kararı, 14 kişi zorla çalıştırma, 83 kişi sürgün. Suç ; « bu kişiler direnişçi, kanun dışı davranışlar sergileyen bireyler. » Resmi olmayan telgrafta bu bilgiler yer almaktaydı. Bu bilgiler dışında açıklama yoktu. »
Kürdistan şehirlerinde halka ağır yaptırımlar uygulanır. İttihatçıların gazetesi olan cumhuriyetin yazarları da korkuyu daha çok yaygınlaştırma amacıyla olmuş olmalı ki verilen cezalardan üstü kapalı bahsederler. Yüzeysel bilgiler verirler. Detaylı açıklamalar yapmazlar. 5.1.1927 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde de aynı şekilde bir haber yapılır.
Kürlerin sosyal yapısına değinilir ve « Yüzyıllardan beri Doğu vilayetlerinde yaşayanların yaşam şekilleri, yönetimleri aşiret liderlerine, feodal tiranlarına bağlıydı. Bu bölgenin halkı, insanları gelirlerinin bir kesimini devlete vergi olarak veriyorlardı. Diğer kalanı da tiranlarına veriyorlardı. Gelirlerini kendileri için kullanamıyorlardı. »denilir.
Değerlendirmelerden, direnişçi Kürd aşiret mensuplarını teslim alma faliyetlerinin yoğun bir tarzda devam ettirildiğini öğreniyoruz. Bilgizilendirme-gerçekleri saklama, sömürgeciliği ve kurulan rejimi kabul edilmiş göstermek için propağanda yapılır. « Bu bölgeden gelen haberlere göre ; Devlet çetelere karşı harekete geçti. Bunlara yönelik olarak yeni yaptırımlar başlatıldı. Halk büyük bir heyecanla hükümetin uygulamaya başladığı yeni uygulamaları, reformları karşıladı. Bu reformlar barış ve sukunet için uygulanmaya başlandılar. Yüzbinlerce insan esaretten, esirlikten, tiran yönetiminden kurtarıldılar. Bu uygulamalarla aynı zaman da en büyük aşiretlerden biri olan Koçan-Kozan aşiretinin çevreye yönelik baskılarına son verilmiş oldu. »
Ertesi gün « İkdam Gazetesi » daha geniş açıklama yaptı. (Konuyu ele alan sadece bu gazeteydi) ; diyordu ; « Artık Dêrsim yok. Ama geçmişde bir tane vardı. Tümüyle farklı ülkenin kalbinde, ortasında. Ama bu gün uygarlaştırma başlangıcında bu dışa kapalı ve 110.000 insanın yaşadığı dünyanın içine girildi.
Malatya Gazetesi’nde görev yapan bir meslektaşımız, Dêrsim de baskın yapma, düzenlemeyi sağlamakla görevlendirilen ve oradan dönen jandarmalarla ilgili uzun bir değerlendirme yazısını son gelen postayla gönderdi ; « Bizim vilayetteki jandarma üç düzenli birimden oluşmakta. Bu jandarmalar Elaziz vilayetinde, Dêrsimdeki Kozan-Koçan aşiretine karşı yapılan sindirme hareketinde yer aldılar. Bunlar Malatya’ya döndüler. Halk, şarkılar ve alkışları içinde bunları karşıladı. Bütün halk bu önemli başarıyı gösteren milli jandarmalara hayranlık ve sayğı gösterdi.
Aynı zamanda Dêrsim’de ki başkaldırıya karşı gerçekleştirilen sindirme operasyonundan sonra Mardin Vilayeti, Ordu Müfetişi’ ne şbu telgrafı gönderdi; « Bizim vilayetimiz bu güzel haberi almakla çok mutlu olmuştur. Mutlu haber ; ezme ve tümüyle bitirme. Bizim kahraman ordumuzun en seçkin elemanları başkaldıran Kozan aşireti ki yüzyıllardan beri hainlik ve zulümü alışkanlık haline getirmişlerdi.
Biz vilayet adına size en içten saygılarımızı sunuyoruz. Cumhuriyetimizin başarılarının devamını istiyoruz. Ulusumuzun mutluluğu ve iyiliği için cumhuriyet rejimini prensipleri çerçevesinde. »
İşte « İkdam Gazetesi» nde yer verilen ve « Malatya Gazetesi» nden alınan kesit ;Son günlerde Dêrsim bölgesindeki bir kesim halka karşı operasyon yapma mecburiyeti önerildi, duyuldu. Bu halk son yıllarda da cumhuriyet rejimine karşı direniyorlar ve çetecilik yapıyorlar. Eski alışkanlıklarını devam ettiriyorlardı. Asker ve cumhuriyet jandarmasının yaptığı operasyon, açılacaklarını düşünemediğimiz dersim kapılarını dış dünyaya açtılar. İnsanlar hiç kimsenini dersim dağlarına gidemeyeceklerini, ulaşamayacaklarını düşünüyorlardı. Asker ve cumhuriyet jandarmasından oluşan birimler o dağları aştılar. Qılavuz vadisine girdiler. Orada yılanı ezer gibi o çeteleri ezdiler. Çetelerki magalarda ve küçük vadilerde gizleniyorlardı. »
Bu memlekette eski mentaliteyle, anlayışla yaşamak isteyen diğer insanlar için, Dêrsim’deki Kozan Aşireti mensuplarının yaşadıkları durum ibret verici bir örnektir, derstir. » (Bulletin de Presse, No : 185, Situation İnterieure, La situation dans les vilayets orientaux, 27.1.1927)
Dêrsim jenosidien doğru giden yıllarda T.C.ni yönetenlerin çevre devletlerle olan ilişkileri;
14 Eylül 1933; Türkiye ve Yunanistan “Samimi Anlaşma Paktı-Pacte d'Entente Cordiale”ni imzalarlar.
17 Ekim 1933; Türkiye ile Romanya arasında “Dostluk, Saldırmazlık, Hakem ve Uzlaşma Antlaşması” imzalanır.
27 Kasım 1933; Türkiye ile Yugoslavya arasında “Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması” imzalanır.
9.2.1934; Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya “Balkan Birligi antlasması”nı imzalarlar.
Balkan antlaşması ile taraflar, kendi sınırlarını karşılıklı olarak garanti altına alırlar. Antlaşmayı imzalayan devletler, birbirlerine danışmadan bir başka Balkan devletiyle birlikte bir siyasal gelişme yaratmayacaklardır, siyasal anlaşma imzalamayacaklardır.
20.1.1936; Fransız mandacıılığına karşı Suriye’de gelişme.
20.8.1936; Montreux antlaşmasını kapsayan boğazlar konusu ele alınır. T.C. sorumluları boğazların korunmasını üstlenmişlerdir.
26.8.1936 ; İngilizler ve mısırlılar arasında antlaşma. Mısırlılar bağımsız olacaklar. İngilizler yalnızca Süveyş kanalında askeri güç bulunduracaklar. Savaş çıkarsa ingilizler Mısırı kullanabilecekler.
9.10.1936 ; Fransız-Suriye antlaşması parafe ediliyor. 22 Aralıkta da imzalanıyor.
29.10.1936 ; Irak’ta, Bekir Sıdkı ve Hikmet Süleyman diktatoryal sistemi oluşturuluyor.
13.11.1936 ; Frans ave Lübnan arasında Lübnan’daki mandanın son bulması için antlaşma imzalanıyor.
26 Mart 1937 ; Mısır Birleşmiş Milletler üyesi olur.
7.7.1937 ; Peel Komisyonu Filistin ile ilgili raporunu açıklıyor. « Filistin bölünmeli »
8.7.1937 Türkiye, Irak, İran ve Afganistan arasında Sadabad antlaşması imzalanır.
10.11.1938 ; Fransız hükümeti, Fransız-Suriye ve Fransız- Lübnan antlaşmasını parlamento üyelerine sunması gerekirken, sunmaz.
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Dêrsim jenosidine doğru giden yıllar ve bu yıllardaki silah, uçak alış-satışları ;
Osmanlı-Türk yöneticilerin Avrupa Devletleri ile olan askeri ilişkileri incelenmeye değer. İnceledikçe, askeri ticaretin, diplomasinin yapıldığı yılları, alınan-satılan silahları miktarlarıyla görelebilmek mümkün oluyor. Dosyalar açıldıkça imparatorlukların, kapitalist-emperyalist devletlerin, Osmanlı-Türk imparatorlugu veya devletinin savaş suçlarına ortaklıkları da belgelenebiliyor. Silahları satan imparatorluk, devlet yetkilileri, silahları alanların barışa hizmet amacıyla alıcı olmadıklarını da biliyorlardı. Silah alımında kullanım amaçları bellidir. Silah, savas, suç birbirleriyle baglantılıdırlar. Osmanlı-Türk-Ittihad-i Terakki Partisi yöneticilerinin, Fransa, Almanya ilişkileri silah satışları ve özellikle kemalist dönem iyi araştırılmalı.
Almanya,yı yönetenler, 1.Dünya Savaşı,nda (1914-1918), 1915’de fransızlara, belçikalılara ve ingilizlere yönelik olarak kimyasal silahları kullanırlar. Savaş süreci içinde kullandıkları kimyasal silahları Osmanli Imparatorluğu’nu bu savaşa ortak eden Ittihat-ı Teraki Partisi yöneticilerine de verirler. 1. Dünya Savaşi,nda ve sonrasında T.C. Ordusu,nda görev yapan alman subay ve generaller, T.C.ni yöneten askeri liderler ile fazlasıyla yakındırlar. Hem Kaymakam Şerif Bey, hem de İsmet İnönü hatıralarında bunlardan bahsederler.
Almanya, İngiltere, Fransa, Avusturya, İtalya, Amerika, Cekoslovakia, Polonya, Rusya devletleri Osmanlı-Türk Devleti yani T.C. yöneticilerine, bormardıman uçakları, tanklar, otomatik silahlar satarlar. Ayrıca kendi elemanlarını da göndererek sınırları çizilen T.C.de kulanılacak silahlar için kimyasal maddeler üreten fabrikaların kurulmasına, uçakların monte edilmesine de katkı sağlarlar. Savaş pilotu eğitimi verilmesi ihtiyacı vardır. Bunun için de destek sunarlar. Kendi eğitmen pilotlarını görevli olarak göndererek, T.C. okullarında de pilot eğitimi verdirirler.
Savaş pilotlarunun görevleri bellidir. Kürdistan,da belirtilen noktalar, sivil halk bombalanacaktır. Ormanlar yakılıp, sular, bitkiler, gıda maddeleri zehirlendirilecektir. Emperyalist-kapitalist devlet görevlilerinin verdikleri desteklerle savas suçları işlenecektir. Jenosidlere yenileri eklenecektir.
1920 sürecini ele alacak olursam, T.C.ni yönetenlerin satın aldıkları silahları; 1921; Koçgiri, 1925; Çewlik, Reşkotan - Raman, Sason, 1926; Ağrı, Dêrsim, 1927; Mutki, Agri , Bicar, 1929; Siirt, Tendürek, 1930; Savur, Zilan, Oramar, Agri, Pilemori, 1937–1938; Dêrsim de, kullandiklarini bilmek için kahin olmak gerekmiyor. Sadece 1925,de, 350 saatlik bir süre içinde, 350 ton bomba kullanılarak ülkemiz bombalanır.
Düzenlenen bir raporda 1-13 sayfalara kadar askeri fabrikalarla ilgili bilgiler verilmekte. Raporun 6.cı sayfasında Almanların Ankara Mamak’da 1925 yılında kurdukları ve idare ettikleri fabrika da T.C.Ordusu için gaz maskeleri üretildigi açıklanmakta. Bir başka fabrikada ise özellikle sadece el bombalarının imal edildigi belirtiliyor. Bu üretim, bombaladıkları yerlede zehirli gazlar kullandıklarını ıspatlıyor. T.C.Ordusu mensupları, jandarma birimleri zehirli gazları kulanıyorlardı ki, kendi personellerini korumak amacıyla gaz maskelerini üretiyorlardı.
7. ci sayfada ise; « Ankara,nın 40 Km. Doğusunda Küçük Yozgad’da 1929 yılında bir fransız sosyetesi tarafindan kurulan fabrika iflas etti. T.C.ni yönetenler fabrikayı satın aldılar. 1931 itibariyle ordu silahlari için kimyasal maddeler üretilmeye başlanıldı. T.C. yetkilileri bu fabrika için Alman devletinden kimyasal maddeleri en hızlı üreten makinalar satın aldılar. 5 fabrikadan oluşan bu birimde ki bölümler; kimya, nitroselüloz, dinamit, siyah pudra, çakmak-ateşleme den oluşmaktadırlar. Macar uzmanlar yenileme, düzenleme yapmakla görevlendirildiler.
Bu makinlar aracılıgıyla 24 saatte, 1.500 kg tritol, 8 saat de 2.000 kg dinamit, yine 8 saate 1.000 kg nitroclycerin üretiliyor. Bu miktarların yükseltilmesi amaçlanıyor. Nitroclycerinin 1.500 kga, tritolun 3.000 kga çıkarılması hedefleniyor.
Ayrıca bir başka fabrika da inşa edildi. Burada da patlayıcı maddeler üretilecek. Amaç; 8 saate 500 kg patlayıcı nitroglyo, 8 saate 700 kg patlayıcıi nitrocellulose, 24 saate 10 ton sülfirik asit üretmek.
Ankara Mamak,da ki gaz maskesi üretilen fabrika ; Fabrika daha önce « Alman Auer Evi » isimli kurum tarafindan Kızıl Haç,a hizmet sunması amacıyla yapıldı. 1937’ye kadar T.C Ordusu alman endüstrisinden gaz maskesi satın alıyordu. Kasım 1935’de çalışırılmaya başlanılan bu fabrika da gaz maskeleri üretiliyor. 8 saate ; 100.000, 24 saate ; 300.000 maske yapımının imkan dahilinde olduğu açıklanıyor. » denmekte. (A.F., No; 31, Exemplaire No; 1, Note Sur Les Fabrique Militairess en Turquie, Stamboul, au 31 Janvier, 1937, s.6, 7, 8, 10)
Fransız Elçiliğinde görevli askeri ateşenin düzenledigi bir başka raporun 9 sayfasına göre; Ekim 1933’de Sovyet yetkilileri, türk havacılığına 3 tane R.P. iki kişilik, tek motorlu 700 beygirlik uçak hediye ederler. Aynı raporun 15. ci sayfasında ki tablo da 1924-1936 arasındaki uçak alım sayısı ayrıntılı olarak veriliyor.
Avions école; eğitim ucağı, avions de reconnaissance; keşif uçağı, avions de chasse; avcı uçağı, hydravions; su üstü uçağı. 1-hala teslim edilmemiş. 2- 15 tanesi teslim edilmemiş. 3- 20 tanesi teslim edilmemiş. (A.F., No; 70, Exemplaire No; 5, Situation de L,Aviation en Turquie, 10 Mars 1937, Stamboul)
1929 yılında T.C.nin satınalma bütçesine, savunmaya ayrılan pay; 3.456.814 TL.dir. 1929’da alınan uçakların çoğu Fransız malıdır. SMOLIK uçak firması uçaklarını satmak için fiyat düşürdüğü gibi, uzun vadeli satış önerilerini de sunar. BLERIOT, NIEUPORT firmaları 1931,de uçak satışlarını arttırırlar. A.B.D. firması KURTISS ise 24 uçak satar. (A.F, note sur les fabriques militaires en Turquie, 31-01-1937, p.90)
Bir başka raporda Türk Ordusunun silahlandırılmasından bahsediliyor; Türk Hükümeti 60 P.Z.L Polonya avcı uçağını sipariş verdi. Bu 60 uçak 25 Eylül’den, Nisan 1937,ye kadar ki süre içinde teslim edilecekler. Uçaklar beşer, beşer teslim ediliyorlar. Yapımcı firma 60 uçaktan kırkını yapıp teslim edecek. 20 tanesi ise Césarée (Kayseri) de monte edilecekler. Kayseri’de ki fabrika da uçak montajı, tamiri yapilabilinmesi için daha önceden gerekli olan aletler alındı. Polonyalı mühendisler bir yıllık süre için de 20 uçağın montajını gerçekleştirecekler.
P.Z.L firmasının Polonyalı yöneticileri Ankara’ da ki hükümet yetkilileriyle görüşüyorlar. Bu görüşme de ki konu ; arama-tarama-keşif uçaklarının Türkiyeye satışları.”(A.F. No; 216, Stamboul, 23.8.1936, Note au sujet de l,execution de la commande de 60 avions de chasse P.Z.L. Moteur Gnome.Rhone)
Sadece T.C.Ordusunun 1932-1939 yıllarını kapsayan askeri harcamalarına ve bütçesine göz atmak Dêrsim sürecini algılamayı kolaylaştıracaktır. Genel bütçenin büyük bir kısmı askeri harcamalara ayrılıyor. Fransa Genelkurmay görevlileri tarafından kendi merkezlerine raporlar halinde verilen bilgiler yıllık harcama miktarlarını öğrenmemizi sağlıyorlar.
II. – Askeri bütçenin evrimi
Kullanım Genel bütçe
(Türk lirasi olarak) Askeri bütçe 1 Genel bütçeye oranla milli savunmaya ayrılan harcama orani 2
– – – –
1932-1933 169.100.000 51.700.000 31%
1933-1934 170.400.000 54.300.000 35%
1934-1935 184.100.000 68.400.000 48%
1935-1936 195.000.000 72.800.000 38%
1936-1937 212.700.000 72.700.000 36%
1937-1938 230.000.000 79.000.000 35%3
1938-1939 249.954.000 93.138.690 38%
1 - Milli savunma, Kara, Deniz ve Hava kuvveleri, Jandarma ve askeri fabrikalar için yapılan harcamalar buna dahildir.
2 - Eger diğer milli savunmaya aktarılan, orman, gümrük vergileri buna eklenirse askeri butçe genel devlet bütçesinin genel tüketiminin 50% sini oluşturur.
3 – Her seferinde ulusal savunma için çok daha yüksek miktarda kredi alınıyor.
Askeri merkezler, fabrikalar ; Kayseri, Eskişehir, Konya, Adana, Diyarbakır, İstanbul.
« Genelkurmay Baskani Mareşal Fevzi çakmak Türkiye’nin Doğu bölgesini kapsayan 4 hafta süren bir araştırma-inceleme gezisi yapıp, döndü. Bu araştırma Dogu sınırını, S.S.C.B.-Türkiye sınırı bölgesini içeriyordu. Biz güvenilir bir kaynaktan bu geziyle ilgili bilgi aldik. Kendilerine göre 10 yıla yakın bir süredir bu sıınırda gerekli güvenlik düzeyini sağlayamadıklarını düşünüyorlar. Fevzi Çakmak’ın, güvenlik önlemlerini en üst düzeye getirmeyi istedigini öğrendik….(…)…
Şimdi Karadeniz sınırında, Samsun’un güneyinde, Merzifon’da yeni bir düzenleme yapılıyor. Önemli bir haberleşme ve havacılık merkezi oluşturulacak…(…)....Trakya ve S.S.C.B. sınırlarını yeniden zorlamak isteyen Türkiye için mümkün olan tek çözüm askerlik hizmeti süresini uzatmak. Bu da halen ülkeyi yöneten diktatöryal hükümetin basit bir kararına bağlıdır. » (A.F. No; 256, Exp. No ; 1, Stamboul, 6.10.1936)
T.C yöneticilerinin kullanımlarına hazır durumda olan demiryolu taşıma araçları ; 504 lokomotif, 1.200 wagon, 9.000 askeri malzeme taşıma wagonu. Yük wagonları aynı zamanda asker taşımacılığında kullanılır. Her tren de 40 wagon vardır. 400 ton yük çekiliyor. ( A.F, N°107 16 Nisan 1937 )
Fransiz Elçiligi Askeri Ataşesi Miralay Courson,nun verdigi, 10 Mayıs 1937 tarihli rapora göre « Ankara,daki söylentiye göre, Türkiye Cumhuriyeti Devlet Başkanı, Kürtlerin başkaldırmasını zor kullanarak ortadan kaldırmaya karar vermiştir.” (A.F, 10 Mai 1937, N° 126 p.2 )
Trébizonde-Trabzon Müzesi’nde bulunan coğrafi harita.
Bir raporda; «1936 yılında Türk devleti ne kadar parayla aşiretleri satın almak istediyse, ne kadar tehdit ettiyse de, bu işi beceremedi. General Abdullah Dersim bölgesinde askeri garnizonlar ve kışlalar inşa etti. Yine 1937’de Türk devleti parayla aşiretleri satın almak istedi. Bu yüzden Türk hükümeti 1937 Nisan’ında aşiretleri Nazımiye’ye davet etti.
Devletin planlarına yeni programlar ekleniyordu. Dersımli kirmanc ileri gelenleri T.C.,den korkmuyorlardı. Ama aşiret liderleri Nazımiye’ye gelir gelmez, General Abdullah onları yakaladı, birbirlerine bağlayarak Harzan’dan El Aziz’e kadar götürdü. Devletin planı; Dersim bölgesini toptan, işgal etmekti. Bunun için, Dersimliler köylerini terkedip dağlarda gerilla savaşına başladılar.
Öte yandan General Abdullah askeri operasyonu genişletip Nazımiye yakınlarına kadar geldi. Kuruçam yakınlarında Dersim gerillaları- askeri, Türk ordusunun askeri güçlerine karşı saldırıya geçtiler. Bazı subaylarını öldürüp Abdullah Paşa,yı da yaraladılar. Dersim gerilları 18 mityalyöze ve Türk ordusu askerlerinin ellerindeki pek çok silaha elkoydular. Türk devletinin korkusu, Dersim başkaldırmasının Kürdistan’in geneline yayılma riski taşıması.
Dersimin bazi ileri gelenleri askeri saldırılardan kaçıp Konstantinopl’a geldiler. Dersim savaşçıları, bölgeye sevk edilen askeri birliklerin önlerini kesip Çinçinik yakınlarında 47 Türk subayını öldürdüler. O gün Mareşal Fevzi Çakmak ve General Asim Gündüz Elaziz’ deydiler. » (A.F., 20 Mai 1937, Nouvelle Insurrection Kurde, 141/1s in m p.2, 3)
Aynı dönem de Çekoslovakya’dan 2.000 mitralyoz sipariş edilir. (A.F, 30.6.1937, N° 171 p.6)
Milli elbiseler içinde olan Dêrsimliler
« İsmet İnönü Haziran ayının ortasında Dersim Bölgesine geldi. Ankara’ya dönüp kabineyi topladı. İ.İnönü, Dersim’in toptan katledilmesine karar verdi. Dersim üzerine yeniden asker sürdü. 3.000 Dersimli partizan Dersim bölgesinde, Kutu Deresi ve Hozad’da silaha sarıldılar ” (A.F. N° 176, Sur la répréssion militaire contre les insurgés du Dersim, 5 juillet 1937)
1937-38’de T.C.Ordusu’na karşı savaşan Dêrsimliler
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Haziran 1937 tarihli bir başka Fransa Genelkurma raporuna göre de T.C. Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı güçlere karşı, Zel Dağı eteklerinde silahlı mücadele veren Kürd savaşçıların sayısı; 26.500’dir. Aynı döneme denk düşen Fransa Genelkurmay raporuna göre « Türkiye, A.B.D.’ye 20 adet Martin bombardıman siparişi verdi. 20 -08-1937 Ekim ayında 16 bombardıman uçağı T.C. yetkililerine teslim edildi.” (A.F., N° 208 Exemplarie N°4, Stamboul 10 Août 1937)
«T.C. yöneticileri 45 tane Hamilka Vulte marka bombardıman uçağını sipariş etti. Türkiye devleti yöneticileri Miralay Enver’i A.B.D.ye gönderdiler ki 65 uçağı alıp, getirsin. Kurulan montaj fabrikasında 15 Gotha uçağı ile 20 P.Z.L. uçağı monte edildi. Ayrıca 40 P/Z/L/ uçağı getirilip Türk devlet yetkililerine teslim edildi.” (A.F, N° 208 Exemplarie N°4, Stamboul 13 Août 1937)
Fransa,nın elçilik yetkililerinin yaptıkları bilgilendirmeye göre, “ Almanya, 45 adet Heinkel marka uçakla birlikte, 30 adet Gotha marka uçakğı Türkiye’ye sattı. Bunlardan 15 adet getirilip teslim edildi. Diğer 15 adeti de Kayseri Montaj fabrikasında monte edildi. Bunlara ek olarak Türk Kuşu Derneği 15 adet Pocke-Wulf marka uçağı satıın aldı.
Türkiye, Polonya’dan 60 adet P.Z.L marka uçağı satın aldı. Bu uçaklardan, 40 adeti Türkiye’ye getirildi. 20 adedi ise Kayseri’de, fabrika’da montaj edildi. Ayrıca İngiltere, Türkiyeye 4 adet Haviland uçağı ile birlikte, 15 adet Bristol marka bombardıman uçağını da sattı.
A.B.D.’li yetkililerin, 20 adet Martin marka bombardiman uçağı ile 45 adet Vultee marka bombardıman uçağını Türkiye’li ilgili kişilere satmalarıyla Türkiye’nin elindeki bombardıman uçak sayısı 203’e yükseldi. ” (A.F., N° 208 Exemplaire N°4, Stamboul 8 Août 1937)
Mustefa Kemal, 1936’da İngiliz Kumandan Lée ile üç yıllık bir sözleşme imzalar. Kendisi, Dersim Jenosidi sırasında bu kumandanın pratiklerinden yararlanır. M.Kemal “ 20 adet Gleen Martin marka uçak siparişs etti. Bizzat Albay Fenimoore dört uçağı götürüp T.C. yetkililerine teslim etti.” (A.F., N°246, 20-10-1937, p.3)
Ekim ayında 5 adet (Focke Wulf) marka uçak satın alınır. Sabiha Gökçen-Mustefa Kemal’in evlatlığı ve iki pilot daha birlikte Angora, Gonya, Adana, Diyarbekir, Xarput-Elaaziz, Césaré (Kayseri), üzerinden bombardıman manevralarına katılırlar. (A.F., N°246, 20-10-1937, p.4)
1937 de, 6 Haviland marka “Tiger Rapide” çok hızlı jet uçakları satın alınır. (A.F., N°246, 20-10-1937, p.6)
Dersim savaşında Dersimliler tarafından 2 adet Breguet uçak düşürülür. « Türkiye altı ayda bir hayli uçak kaybetti” (A.F, N°25, 30-10-1937)
Direnişçi Demen-Demenu aşiretinden bir ana. Eşi, kizi öldürülürler. Iki erkek kardesinin ise gözleri oyulur ve öldürülürler. Kendisi ise esir düşer.
Dersimli savaşçıları 2-11-1937’de pilot Ekrem ile uçak mekanisyenini birlikte öldürürler. Bu gelişme üzerine T.C.ni yönetenler bombardıman uçaklarının bizzat ingiliz pilotları tarafından kullanılmasına karar verirler. (A.F., N° 265, 8-11-1937 ; p.3)
Fransa büyükelçiliğinin verdigi bir diger raporda “Türkiye bunun üzerine 125 uçak sipariş etti. Bunlardan 34 tanesi Bréguet, 10 tanesi Smolik, 6 tanesi Focke- 4 Heinkel, 14 tanesi Kurtise, 29 tanesi P.Z.L...Böylece iki, üç yıl da Türkiye 400 uçağa sahip oldu” (A.F., N° 265, 8-11-1937; p.3)
Fransa Konstantinopolis Büyükelçisi Henri Ponsot,un, Fransa Dişişleri Bakanı Yovon Dembos’a gönderdigi 19.9.1937 tarihli mektubunda; « Şu anda Türkiye’nin elinde 200 bombardıman uçağı ile 350 pilotu var. 1936-1937 taaruzu için Türkiye 30 milyon TL bütçe ayırdı. Buna ek olarak Türkiye, A.B.D., den 20 adet Glenn L.Martin marka uçak sipariş etti. Her uçak 1.000 kilo bomba taşıyor. Türkiye her yıl 305 uçak satın alıyor. Meclis başkanı ise; yılda 500 uçak azdır diyor.» (A.F., 15-10-1937 N° 2165)
Ocak 1938 de hazırlanan bir rapor da “ Uçak sayıları veriliyor ve özellikler belirtiliyor.
Askeri bombardıman uçağı; 20,
Deniz kuvvetlerine bağlı uçak;1,
Avcı uçağı; 79,
Casus, bilgi toplama ve bombardıman uçağı; hava kuvvetleri 66, deniz kuvvetleri; 10.
Hava kuvvetlerinde toplam 165,
Deniz kuvvetlerinde ise 11 uçak bulunmakta. (A.F., Stamboul, 10.10.1938, No ; 4)
Fiziki anlamda yoğun bir kırma, öldürme gerçekleştirilmiştir. Bunu tamamlayabilmek ve kültürel jenosiddede doruk noktasına ulaşabilmek için bütçeden yüksek miktarda pay ayrılır. 5 Eylül 1938 tarihli bir raporda, mebus Falih Rıfkı’nın, kendisinin olan “Ulus” adlı gazetede Kürdlere yönelik cezalandırıcı operasyondan bahssetiğini görüyoruz. « Dêrsim bölgesinde Kürtler bir daha başkaldıramazlar. III.Ordu ya bağlı görevliler her yerde arama tarama yaptılar. Buldukları silahları aldılar. Dêrsimlilerin hepsini silahsızlandırdılar.
Falih Rikfi yeni ugulamaların yapılacağından bahseder. Yapılacak çalışmaların Kürdleri pasifize etme, etkisiz hale getirme, bir daha savaşamayacakları hale getirmek olduğunu açıklar. Kürdleri etkisiz hale getirmek için yapılan harcamaların tutarının : 3.000.000 türk lirası değerinde olduğunu belirtir.
Yapılan çalışmalar ;
a-Elaziz’de idari amaçlı bir genel müufettişlik açıldı. General Aldullah Alpdogan müfetişligi yönetiyor. Çok genis yetkilere sahip.
b- İdari amaçlı yenileme, reformlar yapıldı. Dêrsim 5 vilayetten oluşmakta.
c- Toprakları paylaştırma.
d-Okullar açıldı.
e- 420 km. yol, 9 betonarme köprü ve kanalizasyon sistemi yapıldı.
f- 9 tane kışla yapıldı.
g- 8 yeni jandarma karakolu inşa edildi.
(A.F., p.1, 5.9.1938)
Manevra alanı ; Agustos 1938 de Dêrsim de manevra alanı ve nufusla ilgili değerlendirme de; «A-Manevra alani; 1938 de Türk Ordusu,nun büyük manevrasi yuksek daglik Dersim bolgesinde yapildi. Büyük askeri manevralar yukarida, kuzeyde Firat Irmagi boyunca ve Erzincan arasında, asagida öte tarafta güneyde Elaziz’a (eski Xarput) kadar devam etti.
Ön Asya nin ortasındaki bu iyi savunma, korunma noktasinda dağların yüksekligi 3000 metreyi geçiyor. Çok fazla ağaç yok. Dicle irmağına karışan suların çoğu Dersim bölgesinden çıkmaktadırlar. Derin vadileri Dêrsim’e gidişi, girişi engelliyorlar. Ağaçtan yapılmış olan köprüler başkaldıranlar tarafindan kullanılmaz duruma getirilmişler. Devlet şimdi betondan köprüler yapıyor. İki ana yol bitmek üzere. Birinci yol Erzincan,in kuzeyinden Palo’ya, digeri ise batı, doğu Elaziz’e kadar. Dersim nufusunun 500.000 kişiden oluştuğunu düşünüyoruz.
Operasyonu-manevrayı yöneten komutan Kazım Orbay’dır. Operasyondaki amaç ;“Bütün manevraların amacı Kürd direnisçlerinin toptan imhaları ve ortadan kaldırılmalarıdır. 1937,de ki toptan bastırma hareketinden sonra, Dersimliler Nisan 1938,de yeniden silaha toparlanmayı başardılar.
Diğer taraftan bu manevra şunlara olanak verebilir ; piyade akserler gün de 13 saat yürüyebileceklermi, yürüyemeyeceklermi ıspatlayabilme. Bazı albay ve generallerin yönetme kapasitesine sahip olup, olmadıkları ıspatlanacilecek.
Bu operasyon, manevra polis operasyonuna benziyor. Ataşe militerleri davet etmediler. Ateşe militerler 31 Agustos ta Elaziz e gittiler askeri geçişi, defileyi izlediler. Bu manevralara kumandanlık yapan kişi General Kazım Orbay,dır. Devlet adına manevraları yerinde izleyen Konsey Başkanı Celal Bayar, Genelkurmay Başkanı Milli savunma Bakanı Mareşal Fevzi Çakmak, General Asım Gündüz, General Fahreddin Altay ile İzeddin Çalışlar.
Dêrsim de görevlendirilen ordu birlikleri ; VI. Kolordu, I. Tugay ve Diyarbakır, VII. Kolordudan iki tugay, Tokat’tan VII. Kolordu, Erzurum’dan IX. Kolordu ve iki Tugay, Ararat Komando Taburu, Beyazıd İkinci Suvari Alayı, Urfa 14 Alayı, Tank taburu, 5 bombardıman ekibi, bunlar ; 19 adet Breuguet ve Polonya malı P.Z.L. bombardıman uçaklar, Curtiss*Hawk casus uçakları, Vulte arama tarama, saldırı uçakları, Smolik, arama-tararma, bombardıman uçakları, Henkel; büyük bombardıman uçakları ; toplam 50 uçak. Dêrsim deki askeri operasyona katılan asker sayısı ; 35-37.000 kişi, 11.000 hayvan. At, katır, deve.
Büyük manevra ; cezalandırıcı manevra başkaldıran kürdlere karşı
10-20 Agustos arası ; Agustos ayı başında Erzincan ve Elaziz vilayetlerinin alanlarında seyyar, motorise ağır silahlı güçler eşliğinde askeri yığınak yapıldı. Bu güçler 10-20 Ağustos arasında hem Erzincan, hem de Elaziz’den Dêrsim e doğru harekete geçirildiler ve Dêrsimi sıkıştırmaya başladılar. Kürdlerin direniş merkezi havadan bombalandı. Türk ordusuna bağlı piyadelerde el bombalarını direnişçilerin bulundukları siperlere attılar. Küçük çarpışmalarda Türk ordusuna bağlı çok sayıda asker ve subay öldüler. Öldürülenler arasında E.M. Hüsrev de var. Kürd direnişçilerden çok sayıda ölü var. Çok sayıda Kürdü haise attılar. Biz diyebilirizki çok sayıda direnişçi yargılanmadan asıldılar.
Operasyonun devamı 24-25-26 Agustos 1938 ; operasyon iki amaçlı bu bölgenin üzerinden silindiri geçirme, tümüyle ezme, her yerde arama-tarama yapıyorlar. Son direniş noktasını, son direnişçiyi bulmak ve bütün halkı silahsızlandırmak. » (A.F., N0 204, le 8 septembre 1938, p.1, 2, 3, 4, 5, Août 1938)
Mustafa Kemal ölümünden 9 gün önce 1 Kasim 1938’de Büyük Millet Meclisi’ni açış konuşmasında; « Gurup halindeki çete hareketi yıllardır Tunceli de mevcuttu. Bazen tümüyle güvenliği tehdit eder duruma geliyorlardı. Onları kısa süre de safdışı birakacak bir proğram uygulandı. Öyle bir uygulama yaptıkki, bir daha geçmişteki gibi davranamazlar. Bu operasyon tarihteki yerini aldı.» der. (A.F, N° 259, Ex ; 3, Istanbul, 3.11. 1938)
“Tören sırasında askerleri izlerken; Manevraya katılan asker sayısı; Türkiye Dışişleri Bakanı Dr.Rüştü Aras, büyükelçimize Elaziz’de 50.000 askerin olacağını söyledi. Elaziz’deki tören-defile sırasında sayı daha azdı. 20.000 kişi vardı.Mareşal Fevzi Cakmak’ın askeri ateşelere yaptıgı açıklamada ise sayı 35- 37.000 olarak belirtildi.” ( A.F, N° 187, Exemplarie N°;2, İstanbul 16 Août 1938, p.9)
30 Ağustos 1938’de Türk Ordusunda terfileri yükselenler ; Korgeneralliğe yükselen; General Mustafa Kemal Dogan
Tümgeneralliğe yükselenler; M.Zeki Erokay, Recep Sualp, Kurtcebe Noyan, İsmail Hakkı Hakoğuz, Baki Vandemir, Sabri Bese, Abdullah Emir Koçak, Hassan Fahri Durudoğan, Hakkı Özgener. Tuggeneralliğe yükselenler ; Fikri Erbug, Rıfat Mataracı, İsmail Ülker.
« Dêrsimin pasifize edilmesi ; Biz soruyoruz ; Cezalandırıcı Türk ordusunun manevra-operasyondan sonra Dêrsim bölgesi tümüyle etkisiz hale getirilebilindimi ? Türk Genelkurmay Başkanlığı bu soruya « evet » cevabını veriyor. Ayrıca diyorlarki türk ordusu mensupları her noktadan, yerden geçtiler. Biz diyebiliriz ki, biz emin değiliz. Çünkü, Bazı Türk generallerin açıklamaları birbirleriyle çelişiyor. Genelkurmay « Heryeri aradık, taradık »diyor. Çok derin, yüksek vadiler ziyaret edilmemişler. Bu derin vadilere göçen direnişçiler çok soğuk olan kış koşullarından dolayı aşağılara inmek zorundalar. Yüksek dağlar da kış çok sert. Yükseklere çıkış yollarına jandarma karakolları kuruldu. Yollara ve köylere yakın yerlere çok sayıda kışla yapılmaya başlandı. Bölge çok güçlü şekilde kontrole, eğemenliğe alındı. Bölge kontrol altına alınmış olmasına rağmen halkın silahsızlandırılma başarısı gösterildiğini söyleyemeyiz. Halkı silahsızlandırmak imkansız bir durum.
Erzurumda olan bir Kürd organizasyonu tespit edildi. Bu organizasyonun Dêrsimli direnişçilere mermi ve silah gönderdikleri belirtiliyor. İyi, kesin doğru bilgi veren bir haber alma kaynağımız bize Erzurumlu 60 tüccarın gözaltına alındığı bilgisini verdi.
Diğer yandan Türk Hükümeti Dêrsimin en çok direnen aşiretlerini Batı Anadolu’ya göndermek istiyor. Planlamaya göre 10.000 Kürdü sürgün edecekler. » (A.F, N°207, Exp. No ; 2, p.10, 13, Stamboul, 12.9.1938)
Laş deresi
Babaannemin anlatımlarında Dêrsim ve Tuggeneralliğe yükseltilen Baki Vandemir ; Deden Rizoy Xaminê Dersim’de direniş sırasında Dersimlilerle birlikte hareket ediyor. Telgraf tellerini kesiyorlar. Dêrsim vurgunundan sonra içerden çıkan biri yakınlarını arıyor. Acısını ağıdından anlamak hiç de zor değil.
Hevayê we barê dilo hevakî çi sare
Salê min temam bûne
Ez li mapisxana Elezîz ê derketime dere
Ketime dûza Kengerî yê binê ningê min teqîyan e
Nikanim herim
Dikişim li ser destan e
Bandikim, hawara min da bê rebbê jûrin
Ax li minê, Xizirê kal e
Ez derketim, şewitîye dîyarê de Balanê
Bahar e, dari ber hêşin in, çuli pan e
Hatime qonaxa biray xway Dûzgin
Qonax li şune tun ne
Qonax, xan û vêrane
Heqi tala bişevitînî mala Baqî Vandemîr
Kumandane wê elayê
Bişevitî mala qeymeqamê Mêzgirê
Îla midurê wê neyayê Andêra Mezgirê
Kirin Hesenqelaya zemanan
Kî ki wirda tere, caran wê da xwaşî nayê
Lo nabî, nabî
Biro vo nabî
Derdê jana biratîyê girane
Caran ji bîrnabî
Digerim hêkimi doxtoran
Vê bîrîne derzîi derman le nabî
Heware, dilê min yani yane
Tera bişevitî birao cîgeri cane
Digerim hêkîmi doxtoran
Vê bîrînê nabî îlaci dermane
Înî, înî, înî
Bahar e, pepug derketîye
Bi goyin xwa ra xwaş dixwînî
Sê roi sê şev in
Li dora qonaxa biray xwa têmi terim
Li ber çavê min nare girîi şine
Kıtlıkla ilgili olarak Alişer Efendinin dizeleri;
Ey hain semavet (gök), ey lem’al (parıltı) şecaat (yiğitlik)
Ali hem-i (bütün) menbaai (kaynaklar) sehavet (cömertlik)
Zatı kerem zatına eylerim arzı (suunuyorum) necat (kurtulmayı)
Selam ve dualarla ihtiramat (sayğılarımı)
Sensin ezelden muhibb-i (muhabetli olan, seven) hanedan (büyük aile bireyi)
Sana şayestedir (yaraşır, uygundur) hem şöhret ve şan
Namın layıktır şanına nam-ı Bahtiyar (bahtlı ocağın)
Daim (her zaman) muîn (yardımcın) olsun Hayder-i Kerrar (döne döne saldıran yürekli yiğit)
Bu sene zuhur etti (meydana geldi) bir darlık (kıtlık)
İşte gönderdim Hazreti Teberi
Elbette halimizden verecek haberi
Emanet zahiresini (ambarda saklanan yiyecekleri) Butkane (köyünde)
Kaldırmasan köyden büyük iane (dayanışma için toplanan yardım)
Ummamız (ümidimiz, beklentimiz) budur zatınızdan (şahsınızdan) bu sene
Hak kerimdir elbet gelecek sene
Ümid ile gönderdim bu manzum mektubu
Necabetin (soyunuz) büyüktür bilirsiniz üslubu (yöntemi)
(Nazmi Sevgen-Tarih Dünyası –15 ağustos 1950)
Alişer Efendi’nin insanlarımızın korunması istemini anlatan dizeleri;
Evladiye ettiğim biad
Hakkın buda hükmü daim
Süleyman namıyla Gungar (xunxar-kan içici)
Müminlere yapılsın ateşten kafes
Söylensin Şevket-i (ululuğu) hem şahı Dersim
Yareb (ermiş kimse,) lütfet sen bize rahim (esirge, aci)
Himmet-i evliya her yerde badır
Kâr etmez bize cihan seraser (baştan başa)
Ayrılsın meydana merdana (erler, yigitler) Dersim
Yarab lütfeyle bir çarkı döndür
Erkek erenleri her yere götür
Evladı afadı (çocukları, bayanları) hıfz (sakla, koru) eyle sıtar
Hem kurtarsın Ehl-i beyti Dersim”
Açlığı anlatan bir başka tanık; 1917 dogumlu. Gulişan Sarı. Bir ara başka bir emir geldi. “Fazla çocuk yapamasınız.” Kocalarımızla yatmamız dahil, herşeyimize karışıyorlardı. Biz sürekli korkuyla yaşadık. Çalıştık başkaları yedi.
Dersim’i vurduklarında ise aç kalan insanlar çevre köylerin halkından destek istediler. Kırıma uğrayan Dêrsim’li kadınlar onarlı guruplar halinde dolaşıp dileniyorlardı. Biz kendilerine yardım ediyorduk. Bir baba kızını buğday karşılığında evlendiriyor. Başlık olarak buğday alıyor. Kızı kendisine yaptırılan evliliği kaldıramıyor, kabul etmiyor ve; “Salaki nan natî Bavê min ez kirim nanê patî” Ekmek gelmeyen yıl, babam beni pişmiş ekmek yaptı, diyor. Açlık insanlara her şeyi yaptırıyor, yaptırabiliyor.
Sürgün adı üzerinde; sürülme, perişanlık
Ben sürgün de yaşamaktan kurtulamayan İsmail. Adı sürgün(!) adı sürülmek(!). Sürgünün öncesi var, ordan başlamak gerekiyor. Kemah’ın yönetimi Sağıroğulları’nın elindeydi. Bunlar devletin jandarmalari vasıtasıyla Kürdlere istediklerini yaptırılardı. Amcamlardan yağ istemişler. Amcam da yağı göndermiyor. Bundan dolayı amcam içeri atılıyor. Köylülerin kendileri için ürettikleri yiyeceklere zorbalıkla el koyuyorlar. Kendilerine karşı gelebilecek kişilerin, askeriyenin isteklerini yerine getirmeyeceğinden emin oldukları kişilerin listesini yapıyorlar.
Benim amcalarım Tello, Cemo, Silo ve Firfirik Heso’yu karakola çağırıyorlar. 9 kişi daha listelere yerleştirilmiş. Toplam 13 kişi. Dayım Tello “Gitmiyelim, neyle karşılaşacağımız belli olmaz. Bunların ne yapacağı belli olmaz” derken, diğerleri “Ne olacak ki, bir şey olmaz” diyorlar.
Onlar Kemah merkeze gidiyorlar. Çarşı da yürürlerken amcam Süleyman merkez de oturan Türk’ler den birisine rastlıyor. Adam bizimkilerin dostuymuş. Hal hatırdan sonra amcam karakola gideceğini, kendilerini karakola istediklerini söylüyor. Kemah’lı ve Kürd olmayan kisi “Sakın bir yere gitme. Karakolda ne işin var? Karakola gitme” diyor ve amcamın gidişini engelliyor. Başka köylerden de erkekler varmış. Diğer amcalarımla birlikte 12 kişi bir daha görünmediler. Onları Kemah’ın üst tarafındaki Üskübürt’e götürüp, Soxmerık dağın da kurşuna dizmişler.
Kurşunlananlardan Kekê ölmüyor. Diğer ölülerin altında ve sag. Onların ölüm emrini gerçekleştiren komutan Kekê’yi konuştururken ağzındaki altın dişleri görüyor. Onları kurşunlattıktan sonra askerlerine “Gidin onun ağzındaki altın dişleri söküp getirin “ diyor. Altın dişleri almaya giden askerler onun ölmediğini görüyorlar ve kurşunluyorlar.
Maxsudan’lı Kekê’ye Dersim vurgunu sırasında yük taşıtmak istemişler. Hayvanlar yürümemiş. Onlara yük taşıtmak isteyen komutan “Siz hayvanların nallarına uzun çiviler vurdunuz ki hayvanlar yürümesin ve yük taşımıyasınız” diyor. Onun intikamını yıllar sonra alıyorlar. Makinalıyla onları tarıyorlar.
Kekê’nin hanımı sürgün edildiği Dursunbey’li de dilenerek çocuklarını büyüttü. Görenler kurşunlananların yakınlarını haberdar ediyorlar. Dayım Tello Rus harbin de yer almış. Bunun için Salih Omurtak,tan madalya almıştı. Dayim, bozguna uğrayan Osmanlı güçlerinin cephanesini kurtarıyor.
Bu toplu öldürmeden sonra bizim köye ve çevre köylere sürgün emirleri geldi. Yıl 1938. Ağıtlar, ağlamalar, dövünmeler başladı. Karşı koyamıyorduk. Benim babam da İstanbul’a çalışmaya gidiyor ve orda kayboluyor. Kendisinden hiç bir haber alamadık. Jandarmalar köye gelip bizleri alıp Kemah’a götürdüler. Kemah’ta bir gün kaldık. Bizim köyden altı aileydik. Çevre köylerden de aileleri toplayıp getiriyorlardı. Maxsudan, Quzgeçe, Dere, Kemah’ın aşağısındaki köyler ve Erzıngan köylerinin insanlarıydılar. Zavallı annem bizleri ve bir kat döşek alarak yola koyuldu. Dayım İsmail Sungur ise Dersim’de asker. Onun bağlı olduğu askeri birim Kemah’taydı. Alay başka yere gidiyordu. Onları Kemah’a getirmişlerdi. Gelip bizimle vedalaştı. Oda sürgüne nereye gönderileceğimizi bilmiyordu. Kemah merkez de bizleri kara trene bindirdiler. Treni doldurdular. Feryat, figan yükseliyordu. Vagonlar da korku ve tedirgin bakışlarlar dolu olan gözler karşılıklı yaş döküyordu. Vagonların içine pisliyorduk. Tuvalet yoktu. Tren durmuyordu. Saatler geçtikten sonra duruyordu. Kadınlar pisliği pez parçalarının içine kor ve camlardan atarlardı. Trenin durduğu yerler de barkaçlara su doldurabiliyorduk. Kokmaya başladık. Vagonlar bok ve çiş kokuyordu. Bize yapılan zulumdu. Tren de çektiğimiz eziyeti hiç bir zaman unutmadım, unutamıyorum. Rezil, perişan olduk.
Bizi Bandırma’ya götürdüler. Taner’leri Malkara’ya, Zengingül’leri Dursunbeye götürmüşler. Bandırma’da bizleri dağıtmaya başladılar. Üstü açık arabalarla bizi Gönen’e götürdüler. Tello kabilesini Bandırma’ya yolladılar. Dört amcam ve diğer köylülerimizi Sındırğı’ya verdiler. Bir derenin yanında kaplıca vardı. Kaplıcanın yanında bulunan boş binanın önüne bizi bıraktılar. O evde yaşıyacaktık. Sanki köye kurt girmişti. Kimse bize yaklaşmıyor ve selam vermiyorlardı. Üç kişi bir tek döşekde yatıyorduk. Ne yiyecek, ne de başka şey vardı. Biz Gönen’deyken tekrar sürgünleri aile aile dağıtmaya başladılar. Dayım Temir’i Alaşehir’e, dayım Mustafa ve ailesini Yukarı Keçeller’e verdiler. Dersim’liler de sürgündeydiler. Her aileyi bir köye vererek aramızdaki ilişkileri tümden koparıyorlardı.
Verildiğimiz köyde biz tarlalara doğru gittiğimizde köylüler bizi görünce kaçmaya, uzaklaşmaya başlıyorlardı. Ya biz çocuktuk! Canavar görmüş gibi oluyorlardı. Bir gün ormanlık alana doğru yürüdük. 25 yaşlarındaki köylü kağnısını bıraktı, çığlık atarak bizden uzaklaştı, kaçıp gitti. Biz iki kardeş şaşırıp kaldık. Bir anlam veremiyorsun. Onun çığlıklarından biz korktuk. Epey süre bu durum devam etti. Biz köyün bir ucundaydık.
Bize yemek getirir ta evin uzağına bırakır ve kaçarak uzaklaşırlardı. Korkunç zor günler geçirdik. Aç, perişan kaldık. Kimse yanımıza gelmediği gibi bizi gördüklerin de canavar görmüş gibi davranmaları bizi etkiliyordu. Her şey yabancıydı.
Annem Kemah merkezle olan ilişkilerimizden dolayı türkçeyi biliyordu. Biz kaldıktan bir süre sonra elimizi tutarak kaymakamlığa doğru yürümeye başladı. Kaymakama “Ben çocuklarımın okumasını istiyorum. Burdan gitmek istiyorum. Yeter artık bu yalnızlığı kaldıramıyorum” dedi. Kaymakamın hanımı iyi bir insandı. Belki de Kürt dü.! O bizimle ilğilendi. Bizi Keçeller köyüne gönderdiler. Alaşehir’e dayımların yanına gittik. Onları da caminin yanında boş bir eve koymuşlardı. Her gün köyden bir aile camiye gelenlere ve dayımlara sabahları bir miktar yiyecek getirip caminin yanına bırakır ve hızla uzaklaşırlardı. Aynı kaçışı orda da izlemeye başladık. Anlam veremiyorduk. Herkes, büyük, küçük bizlerden kaçıyorlardı. Bizi çok horladılar.
İki ay geçtikten sonra yavaş yavaş erkekler bizim yanımıza gelmeye başladılar. Kendilerine bizlerden kaçışlarının, bizden korkmalarının nedenlerini sorduk. Bizlere “Yahu sizler köye getirilmeden önce yetkililer bizlere sizlerle ilgili olarak öyle şeyler bildirdiler ki “Ufak bir çocukları bile bir yetişkin insanı parçalar, yer ” demişlerdi. Bizler de korktuk. Sizlere yaklaşamadık.” dediler. İnsanlar yavaş yavaş bizleri tanımaya başladılar. Dayımlara iyi bir ev verildi. Kız çocukları kendi aralarında arkadaşlık geliştirdiler.
Biz Gönen-Keçeller’de iki sene kaldık. O köyden ayrıldığımızda köylüler ağladılar. “Bizimle kalın, burda kalın, gitmeyin” dediler. Sındırlı’da çanak, çömlek atölyesinde 5 aile bir yıl birlikte kaldık. Daha sonra Taşlıbayır isminde bir mahaleye bizleri yerleştirdiler. Diğer köylerden gelen Kürdleri de o mahaleye verdiler. 20-25 aile o mahale de yaşamaya başladık. 1891 muhacirleri, Yörükler ve Çetmiler vardı. Hayvan alıp besledik. Bahçeler de, tarlalar da çalışmaya başladık. Ben 9 yaşımda iken süt satıyordum. Bizleri tanımaya ve güvenmeye başlamışlardı. Çalıştığımız iş yerlerinin sahipleri anahtarlarını bizlere teslim ederlerdi. Büyük çiftçiler vardı. Tütün ekiyorlardı. Sürgünde iken çalışamayan, kimsesi olmayan kadınlar dilendiler. Dilenerek yetimlerini büyüttüler.
İkinci dünya savaşı dönemi. Jandarma Alman ordusu için o bölgede de halktan yiyecek, eşya alıyordu? Hangi köylü nereye gidecek, hangi yük hayvanı nereye gönderilecek, bunları belirlediler. Evlerin önüne sığınak yaptılar. Halk evine gidiyorduk. İlan-ı harb bekliyorduk. Almanlar Sındırgı’ya geliyorlardı. Yöneticiler köylülere domuz vurdururlardı. Vurulan domuzları Mehmet Ağa hanının önüne getirtirlerdi. Almanlar gelip burdan alırlardı ve bu hayvanlara beyaz bir toz serperlerdi. O zaman karne (belediyenin verdiği, kişi başına yarım ekmek alma hakkının yazılı olduğu belge) vardı. Kişi başına günlük yarım ekmek veriyorlardı. Parasını ödeyerek belediyenin fırınından alabiliyorduk. Cami Kebir mahallesinin camisine çuvallarla buğdayları doldururlardı. Bir seferinde Mehmed Şinasi ağanın damadı hamalların sırtına buğdayları yükletip evine gönderirken yakalandı. Mahkemeye verdiler. Onlar buğdayı çalmışlardı.
Büyükler sürekli kaymakama gider ve “ Bizleri geriye, köylerimize gönderin” derlerdi. 1949 da bizlere “Emir geldi. Köylerinize dönebilirsiniz ” dediler. Kamyonlara bindik. Oraya giderken yaşadığımız korkunun, acının, kederin yerini sevinç almıştı. Kılamlar söyleniyordu. Elimizden gelse kamyonu uçuracağız. Şöföre habire “..daha hızlı, daha hızlı sür ” diyorlardı.
Köye döndük. Bize ait hiç bir şey yok. Ne ekecez, ne yiyecez? İlkin bir katır aldık. Çift sürmeyi bilmiyordum. Köylüler evleri korumuşlardı. Evler yıkılmamıştı. Ama yiyecek bir şey yoktu. Sürgünde biriktirebildiğimiz paralarla bazı eşyaları alabildik. Aman ne çile çektik, ne çile! Bildiğin gibi değil! Annem bu arada beni de evlendirdi. Çaşur otu toplar hayvanlara yedirirdik ki hayvanlar kışın açlıktan ölmesin.
İstanbul’a çalışmaya gitmek zorunda kaldım. Yazları iş zamanı köye gelir, güze doğru tekrar İstanbul’a giderdim. Senelerim böyle geçti. Çocuklarımı da okutamadım. İstanbul’da yetmedi. Ta gidip isviçre’de yıllarca çalıştım. Yıllarım hasretle geçti.
Sınırın diğer tarafına mahküm edilen Kürdlerin sürgünü
O dönem de Kürd sürgünü yalnızca Dêrsim ve çevre yerleşim birimlerinde mi gerçekleştirildi? Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, kemalist diktatörlük ve Kürd sürgünü ;
Kürdler oluşturulan ülkelerde ve oluşturulan siyasal sistemlerin hemen hepsinden darbe yemişlerdir. Kimisi sosyalizmi koruma adına, kimisi kapitalizmi koruma adına, kimisi diktatörlüğünü koruma adına saldırıya geçmiştir. Her sistem kendi çıkarı gereği davranmıştır. Kürdler kendilerini koruyamamışlardır.
Stalin ve kendisinde bagli yöneticiler Kirim Tatarlarini, Ermenileri ve Kürdleri yurtlarindan sürerler. Kürdistan’da Kemalist anlayışın dayatığı soykırım uygulanırken Kızıl Kürdistan’da bulunan Kürdler de Stalin’in gazabına uğrarlar. Stalin Kızıl Kürdistan’ı dagıtır. Kemalistler, Kürdleri Ege’deki illere,Trakya ve Anadolu’nun değişik noktalarına zorla sürerlerken, Stalin yönetimi de onları Asya çöllerine ölüme gönderir. Onları kendilerine ait olan yönetim ve topraklardan koparıp uzaklaştırarak asimile etme, kökten koparma hedeflenir. Stalin ve diger yöneticiler uygulamalarini meşru göstermek için de politik kılıflar yaratırlar. Kemalistler Kürdleri “bağımsızlık istiyorlar, oluşturulan sistemi kabul etmiyorlar” diye kırarlarken, Sovyet yöneticileri de Kürdleri Kemalistlere ajanlık yapmakla suçlarlar.
1.Dünya savasi sürecinde, daha sonraki yillarda ve Zilan deresinde yakınları bombalanan, katl edilen Kürd aşiret mensupları nasıl olurda Kemalistlere ajanlık yaparlar? Yapmalari mümkün degil. Başkaları, hakları olmadan topraklarımız arasında sınır telleri oluşturmuşlardır. Ancak bu teller akrabalık duygularını, köreltemez, ortadan kaldıramaz. Elbetteki insanlar birbirlerini görmek, ziyaret etmek istemektedirler. Bu hak Kürdlere reva görülmez.
Kürdleri , T.C. yöneticileriyle isbirligi yapmakla suçlayanlara sormak gerekiyor, peki Osmanli-Türk burokratlari tarafindan toplu imhalarina, göçertilmelerine karar verilen ve soykirima ugrayan Ermenilerde mi isbirligi yapiyorlardi? Ki 1936-37-38 de T.C.ni yöneten kişiler Teşkilat-ı Mahsusa kadrolarıydılar. Bizzat Kürd,
Ermeni soykırımlarında rol almışlardı.
Sınırın her iki yanında temizlik devam eder. Bir tarafta temizligi Bolsevikler, Stalin adli diktatörün emirleriyle gerçeklestirirlerken ve buna sosyalizmi emperyalistlerden koruma denirken, diğer tarafta da M.Kemal yönetimindeki diktatoryal sistemin oturtuldugu Türkiye de bir ulusu yok etme amaciyla hareket edilir. Emperyalistlerin bütün olanaklarıyla koruduklari, iktidara getirdikleri ve antlasmalar imzaladiklari T.C. yöneticileri kıyımi meslek edinmislerdir.
İttihad-ı Teraki Partisinin üyeleri, Alman komutanların, idarecilerin yönetimi altında 1.Dünya Savaşı’ nı yönetmişlerdi. Kürdler bu faliyetlerin dışındaydılar. Osmanlı İmparatorlugu ve Almanya arasında ki birlikte savaşma, Asya’ya kadar işgal etme kararını Kürdler imzalamadılar. Alman-Osmanlı yöneticilerin Kafkas petrollerini kontrol altına alma istemleri sonucu savaş sürecinde Kürdler, Rum-Helenler ve Ermeniler toplu kıyımlara maruz bırakıldılar.
Daha sonraki süreçte de “Türk nazi”lerin “Alman nazi”lerle olan çalışmaları, Kafkas’larda ki faliyetleri bellidir. Almanlar, Bakü petrollerini “Türk Naziler”in vasıtasıyla kontrol altına almak isterler. Türkiye-Almanya işbirliğine yine Kürdler ve Ermeniler kurban olarak seçilirler.
İktidarını kan üzerinde saglamlaştırmaya çalışan Stalin zaman kaybetmeden adamlarını korunmasız insanlara karşı harekete geçirir. Kızıl Kürdistan Kürdleri için sürgün kararları çıkarılan günlerde Dersim’de de katliam devam etmektedir. Dersim halkı direniştedir. Halkların kendi kaderlerini tayin hakkından bahseden Sovyet yöneticileri Dêrsim deki jenosidi görmemezlikten gelirlerken, Kızıl Kürdistan’da ki Kürdlere jenosid uygularlar. Sürgün kararlari alirlar. Sürgün, kırımı getirecektir. Onlar, sürgün kararlariyla T.C.ni yönetenlerin islerini kolaylastirirlar. Kürd ulusunun mensuplari Serhad bölgesindeki akrabalarindan koparilarak binlerce kilometre uzaklara savrulurlar. Topraktan sürme sürec icinde asimilasyonu güçlendirecektir. Dagitmayla birlikte bagimsizlik istemi söndürülecektir. Sürgün edilen birey, bir ulusal harekette dayanismaya giremeyecek ve görev alamayacaktir. Kürd sürgünü, Kürd birligini engeleyecektir. Kürdler T.C. yöneticileri için bir tehlike olmaktan uzaklaştırılacakları gibi, Kürdlerin maddi değerleri de devlete kalacaktir. Kürtler bütün maddi zenginliklerinden koparılacaklardır.
1.Dünya Savaşı süreci içinde ittihatçılar Kafkaslar da ki halkları etkilemek için çok çaba harcarlar. İslamiyet anahtarı kullanılarak Azeriler içinde çalışmalar yapılır. Bolşevikler sınırları çizdirdikten sonra da Azerilerin ilişkileri devam eder. Azeriler, Kemalist yönetimle olan derin bağları vasıtasıyla Kürd ve Ermeni karşıtlığını devam ettirirler. Kemalist sisteme yardımcı olurlar. Kemalistlerin de, Azerilerin de amaçları Kürdlerin Kürdistan’dan, Ermenilerin Ermenistan’dan uzaklaştırılmalarıdır. Kemalistlerin yönlendirmeleri sonucu Azeriler sürekli Kürdleri rahatsız ederler. Moskova’daki yöneticilere de degişik yönlü şikayetlerde bulunarak amaçlarına ulaşmaya çalışırlar. Projeyi gerçeklestirenler kemalistler, figüranlar Azeriler, karar vericiler de Stalinistlerdirler.
Sürgünün gelişs sürecini anlayabilmek için 1932’ye uzanmak gerekiyor. Azerbaycan İlmi Araştırmalar Enstitüsü doğu Kürsüsü adına A.Buşkapan’ın 1932 de Bakü’de “Azerbaycan Kürdleri” adıyla hazırladığı rapor, Kızıl Kürdistan’la ilğili bilğileri içeriyor. Raporun 51-53 sayfalarında Kürdistana Sor’un kuruluşu şu şekilde anlatılıyor. “7.5.1923 tarihinde Az.TS-İ-Komitesi Kürdistan’ın Kubatliski ve çevresinin idaresini tartıştı.Birinci öneri Kürdistan’ın bağımsız bir otonomi olarak merkeze bağlı olmasıydı. Bu Kürdistan’ın Bakü’den (Azerbaycan’dan) ayrılması anlamına geliyordu.İkinci öneride Kürdistan’ın Karadağ’a bağlı bir bölge olmasıydı.Farklı görüşlerden sonra bir sonuca varılamadı.Daha sonra konu Moskova’ya gitti. 23 mayıs 1923 te Otonom Kürdistan kabul edildi.Buna göre otonom bölgenin bağımsız bir idaresi olacaktı.Otonom cumhuriyet’in idari komitesinin başkanı olarak Gussi Gaciyev seçildi.”
Laçin doğumlu Kürd tarihçi Memedov o günlerde Azerilerin “Kürdistan’ı Kürdlere Lenin hediye etti”diye tepki gösterdiklerini yazıyor. Kürdistana Sur’un sınırları ise Laçin, Kelbecar, Kubatliski ve Cebrail’in bir bölümü.
1929 yılında Azerbaycan Hükümeti, 1926 yılındaki toprak dağılımına ilişkin olarak özel bir plan hazırlar. Aynı plan çerçevesinde Kürdistan olarak adlandırılan bölge Azarbaycan’a bağlanır. Gussi Gaciyev bu plana Moskova nezdinde itiraz edersede bir sonuç alamaz. 1930 yılında ise Moskova’daki yöneticiler artık Kızıl Kürdistan’a gerek kalmadığını Bakü yönetimine bildirirler. (Kofi-Mehmet Aktaş-Özgür Politika-Aralık-2000)
Azeriler ve T.C yöneticileri gizli planlarında başarıya ulaşmışlardır. Kürdlerin oluşumu yok edilmiş, Kürdlerin örgütlenmesi sekteye, başarısızlığa uğratılmıştır. Politik oyun makyevelistçe başarıya ulastirilmistir. Azeri yöneticiler “kominizmi koruma” adına istemlerini Moskova’ya onaylatmışlardır. Moskova yönetiminin Kürdlerin gerçek durumunu araştırma, gerçek amaçları öğrenme gibi bir dertleride olmaz.
Kafkasları kontrol altına almak isteyenler, Almanlarla onlarca yıldır bilği, teknik alış verişinde bulunan Osmanlı-Türkiye Cumhuriyeti yöneticisi olan kişiler, İttihatçi-kemalist klik azerilerin eliyle Kafkaslarda Kürt, Ermeni sürgününü gerçekleştirtir. Kürdlerin Adolf Hitler Almanyasıyla, nazi kurumlarıyla ilişkileri yoktu. Alman uzmanlar Kürdistan da, Kürdler için fabrikalar açıp, yönetmiyorlardı. Tümüyle ittihatçi-kemalist klikle işbirligi içindeydiler.
Stalin sürgün kararını verir. Kararın nasıl uygulanacağına dair 12 maddelik bir talimat oluşturulur. Bu talimat, KGB ve İçişleri Bakanlığı’na bağlı polis teşkilatı NKDV’ye bildirilir. Stalin ayrica, hiç bir karışıklığa izin verilmemesini, nakil işleminin en kısa zamanda, gizli ve sessizce yapılmasını, olası kaçışları önlemek için her türlü tedbirin alınmasını, yollarda zaman kaybedilmemesini, özellikle ister.
Sürgün kararından önce Moskova’da Kominist Parti’nin Polit Büro’su 7.7.1937 tarih ve 103-1127-267 sayılı bir başka karar alır. Ermenistan ve Azerbaycan’ın Türkiye ve İran’a olan sınırlarında yer alan bazı yerleşim birimlerini “Güvenli Bölge” ilan ederler. Alınan kararlardan sonra Kürdlerin sürgün emri Bakü ve Erivan’a ulaştırılır. Kürdler, Kazakistan ve Kırgızistan’a yerleştirileceklerdir.
Çocuklar yapılanları hafızalarının bir kenarlarına kaydetmekteler ve yaşadıkları sürece var olan görüntüleri unutamıyorlar. Kürdistan’a Sur (Kızıl Kürdistan’ı) yıkıp halkı sürgün yollarında ölüm melekleriyle baş başa bırakan Stalin ve yoldaşlarının yaptırımlarını o günün çocukları, tanıkları anlatıyorlar.
Muhidin oğlu Mahmud (Mamêy Miho)” Biz 1937 yılına kadar Nahçıvan’da yaşıyorduk. Hayvancılık yapıyorduk. Ben o zaman 14 yaşındaydım. Azeriler bizimle ilgili olarak dilekçe veriyorlardı. “Kürdler sosyalizme karşılar. Kolhoz ve solhozları kabul etmiyorlar. Sınırı geçip Igdır’a, Bazid’e akrabalarının yanına gidip geliyorlar. O tarafa bilgi götürüyorlar.”diyorlardı.
Bu şikayetlerden dolayı çok sayıda kişi tutuklandı. Zulüm gördü. Bir gün KGB’den haber geldi. Dediler ki “Bütün erkekler gelsinler. Onlara pasaport vereceğiz.”Gidenler geri gelemediler. Bir kaç gün sonra askerler gece köylerimizin etrafını sardılar. Bizleri topladılar. Herkes yanına ancak bir kaç parça eşya alabildi.
Bizleri Bakü yakınlarında denizin kenarında topladılar. Bizi denize dökmelerinden korkuyorduk.Koministler neden bize karşı böyle bir gazaba gelmişlerdi? Kimse bir şey bilmiyordu.Silahlı kişiler “Emir Moskova’dan geldi “ diyorlardı. O zaman Kremlin’de, Stalin’in hükmü geçiyordu. Bir hafta korkuyla bekledik. Sonra bizi hayvanların taşındığı vagonlu trenlere götürdüler. Bir kaç aileyi bir vagona koydular. Sürgün ediliyorduk. Ancak kimse nereye sürgün edildiğimizi tam olarak bilmiyordu.
Yola çıktıktan iki gün sonra babam “Bizi Orta Asya’ya götürüyorlar “ dedi. Bir asker ona söylemiş. Çok yavaş gidiyorduk. Yolda ölenleri mezarlara gömemiyorduk. Askerler trenden aşagı atıyorlardı.Vagonlara bizimle birlikte sanki Azrail de binmişti. Daha ilk günde hastalıklar başladı. Bitlendik. Yanımızda ilaç, doktor öyle şeyler yoktu.
Çünkü bizleri küçük vagonlara hayvanlar gibi doldurup, kapıları üstümüze kapatmışlardı. Yeni doğan çok çocuk öldü. Sadece bizim vagonda üç kişi öldü. İki-üç günde bir ancak tren duruyordu.
Ancak o zaman askerler bize biraz ekmek, helva gibi şeyler veriyorlardı.Kadınlarımız utanıyorlardı. Erkeklerin yanında tuvalet ihtiyaçlarını gideremiyorlardı. Çünkü tuvalet olarak vagonun ortasında bir yer açılmıştı.Tuvalet ihtiyacının olmaması içinde yemiyor ve içmiyorlardı.Ancak tren durduğu zaman erkekler dışarı çıkıyor, onlarda o delikleri kullanarak ihtiyaçlarını gideriyorlardı. Korku ve yas içindeydik. Tam 33 gün sürdü yolculuğumuz. Bizim suçumuz, kabahatimiz neydi ? Bu güne kadar ben anlamadım. Neden Stalin’in esirleri olduk ? Bunu bilmiyorum.
O zamanlar yedi yaşında olan Hamid’in kızı Nazlı (Naza Hemîd) “Annem Sosın’ı trene bindirdiklerinde karnı büyüktü,hamileydi. Beşinci kardeşimiz olacaktı.Babam da yanımızdaydı. Vagonda yirmi kişi kadardık. Yola çıktığımızın ikinci günü annem hastalandı.Geceleri hep “ah, of “ diyordu. Vagonda uzanacak yer yoktu. Tren sallandıkca o bağırıyordu. “Allahım ruhumu neden almıyorsun” Bir kaç gün sonra annemin sancıları arttı. Doğum yapıyordu. Çocukla birlikte kan da geldi.Annem üç defa bağırdı. Sonra hiç sesi çıkmadı. Üstüne bir şey örttüler. Çocuk da hiç ses çıkarmadı. O da öldü dediler. Vagon mezarlık gibiydi. Herkes ağlıyordu. Ben de ağlıyordum. Bir gün sonra askerler annemi alıp götürdüler. “Tren durduğunda biz gömecegiz.” dediler. Sonra duyduk ki onu ve ölü bebegimizi gece trenden atmışlar. Babam sadece annemin kofisini aldı. Ve öldüğü güne kadar hep odasında astı.
Muhidin’in oğlu Mehmed (Memoy Miho) Büyüklerimiz şaşkınlardı. Ne yapacaklarını, nereye baş vuracaklarını bilmiyorlardı. Yakın köylerde oturan kazaklar bizler vebalıymışız gibi bizlerden uzak duruyorlardı, kaçıyorlardı. Çünkü kimse Bolşeviklerin neden bize karşı böyle gazab geldiklerine anlam veremiyordu. Perişan halimizi gördükten sonra içlerine merhamet düştü.Kazakların köylerine dağıldık.Kimisi bizimle evini paylaştı.Bir evde yer bulamıyanlarımız Kazakların ahırlarına,ambarlarına sığındı.Bahara kadar çok zor koşullarda barındık.Havalar ısınınca misafirliğimiz bitti.Stalin bizi buralara sürdüğü için devlet görevlileri halen bize suçlu gözüyle bakıyorlardı.Biz dağ insanlarıydık.Çöldeki sıcaklardan dolayı hastalıklar oluşmaya başladı.Çok sayıda insanımız öldü.Bize yayla havası ve hayvan lazımdı.Aşiretlerimizde okuma-yazması olanlar Almaata’ya dilekçe üstüne dilekçe yazdılar.Ama Kazakistan yetkilileri “Sizinle ilğili olarak Moskova karar verecek “diyorlardı.Sonunda haber geldi.Moskova’daki yöneticiler “Gitsiner dağlarda kendilerine bir yer bulsunlar “ demişler.Biz 1938 baharı dağlarda dolaştık.Sonunda büyüklerimiz burayı buldular.Bu dağların arasında,herkesten uzak köyü kendi ellerimizle yapmaya başladık.
Çingene Ali (Allikê Asiq) İlk başta bir kaç aile birleşip tek gözlü ya da iki gözlü evler yaptık.Kadınlar dere kenarında kerpiç kesip taşıyor,erkekler evleri yapıyorlardı.O zaman taş ev yapmak kimsenin aklından geçmiyordu.Herkesin tek sevindiği şey serin ve sulu bir yere yerleşmemiz olmuştu.Sonraki yıllarda yavaş yavaş durumumuz düzaeldi.Köyümüze kolhoz(koparatif) girdi.Devlet her eve bir kaç koyun,davar verdi.”
Kimya profösörü Nadir Nadirov “Biz Kazakistan’a geldikten yaklaşık sekiz ay sonraydı duydukki Celali ve Bruki aşiretlerinin ileri gelenlerini KGB (haber alma, istikbarat teşkilatı) rejim düşmanı olarak topluyor. Nihayet bir gece bizim evimizin önüne geldiler. “Bu evin reisi kim ?”diye sordular. 23 yaşındaki abim”ben”dedi. Onu alıp götürdüler. Günlerce bekledik. Sonra akrabalarımız dayanamayıp gidip KGB den sordular. KGB yetkilileri onlara “Moskova’an haber gelmiş.Adamınız diğerleri gibi Türk ajanı çıkmış” diyorlar. Kardeşim bir kere bir Kürd olarak Türkiye’ye “Roma reş” diyen okuma-yazması dahi olmayan, cahil bir adamdı.
Kürdleri Kafkas’yadan temizlemek isteyen kominist görünümlü Azeriler aslında Kemalistlerle aynı ırkçı-söven politikayı yürütüyorlardı. Bizimkiler nasıl Türk ajanı olsun ? Sürgünden bir kaç yıl öncede Bolşeviklerle, Türkler işbirliği yapınca bizim büyüklerimizi Ararat isyanına destek veriyorlar, emperyalistlere ajanlık yapıyorlar diye tutuklamışlardı. Böyle saçma bir sistemdi.
Ne yazık ki biz Kürdler bir defa daha politik oyunlarda, vebalı bir halkın çocukları gibi uygulama görüyorduk. Stalin’in ölümünden sonra Moskova’ya Almaata’ya çok dilekçe yazdım. Abimin akibetini öğrenmek istiyordum. Yıllarca hiç bir haber alamadım.
1998’de Kazakistan devlet başkanı Nursultan Nazarbayev’in çabaları sonucu o dönemin kurbanlarıyla ilğili arşivler açıldı. Abim Türk ajanı olarak suçlanmış ve kurşuna dizilmişti. Biz Kürdistan’ın sınırında yaşıyorduk. Öte yanda da aynı aşiretlere mensup akrabalarımız vardı. Dinimize bağlıydık. Bu faktörler Azerilerin bizleri rahatlıkla suçlamalarına-ihbar etmelerine olanak sağlıyordu. Azeriler Kızıl Kürdistan otonomisinden rahatsızdılar.
Çok iyi hatırlıyorum.Yedi yaşındaydım. KGB’den geldiler ve dediler ki “24 saat içinde buradan gidiyorsunuz,” Esirler gibi yük trenlerine yüklendik. Çimkent’e kadar gelişimiz bir aydan fazla sürdü. Yolda bir çok insan hayatını kaybetti.”(Kofi-Mehmet Aktaş-Özgür Politika-Aralık-2000)
Kürd erkekleri Kızıl Ordu üyeleri olarak Berlin kapılarında Alman faşizmine karşı savaştırılırken, ailelerde cephedeki askerlerin ihtiyaçlarını gidermekle görevlendirilirler. T.C yöneticilerinin Almanlarla olan ilişkileri Moskova’yı rahatsız. Kafkasya daki halklara güvenmeme krizinden kurtulamazlar.
Bolsevikler, Kürdleri kendi çıkarları için savaştırıp onlara kahramanlık madalyaları takarken diğer yandan da yeni sürgün kararları alırlar. Gürcistan’da yaşayan Kürdleri tıpkı 1937 de olduğu gibi vagonlarla doğuya doğru göndermeye başlarlar. Moskova’nın sürgün kararını Gürcü yöneticiler de desteklerler. Kendileriyle ic ice olan, yan yana olan halklardan kurtulmak, yalnız kalmak isterler. Sovyet Devlet Komitesi’nin 31.7.1944 tarihli ve 6279 sayılı kararıyla Gürcistan’daki 84 bin Kürd, Türk, Hemşin’li Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan’a gönderilirler. Yine son bahar, yine soğuklar tercih edilir. Çünkü insanlar ölüme daha rahat yenilmektedirler. Sovyetler için savaşan Kürdler ise geri döndüklerinde yeni sürgün emirlerini ve sonuçlarini öğrenmeye ve aile bireylerini aramaya başlarlar. Bolsevikler tarafindan kendilerine verilen kahramanlık madalyaları onlar için hiç bir şey ifade etmez.
1937-38 soykırım mıdır ? Evet
Kürdistan’da defalarca soykırımlar gerçekleştirilir. Yapılan ugulamaları Kürdler “qirkirin” olarak isimlendiriyorlar. Avrupa da ise bu tanımlama ilk kez Polonyalı hukukçu Raphael Lemkin tarafından 1943 kullanılıyor. Kendisinin 1944 yılında basılan “İşgal Altındaki Avrupa’da Mihver Devletleri Yönetimi” adlı kitabında yer veriyor. Yahudi inancına mensup insanlara uygulan yaptırıma soykırım adı veriliyor.
“Soykırım” kavramı, 1948 tarihli “Birleşmis Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme” ile tanımlanıyor. 135 ülke tarafından onaylanan bu sözleşmenin 2.maddesine göre soykırım şu şekilde tarif ediliyor; ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubu toptan ya da onun bir bölümünü yok etmek niyetiyle:
(a) Grup üyelerinin öldürülmesi,
(b) Grup üyelerinin fizik ya da akıl bütünlüğünün ağır biçimde zedelenmesi,
(c) grubun fiziksel varlığının tümü ya da bir bölümü ile yok edilmesi sonucunu verecek yaşam koşulları içinde tutulması,
(d) grup içinde doğumları engelleyecek önlemler alınması,
(e) bir grup çocukların başka bir gruba zorla geçirilmesi eylemlerinden herhangi birine başvurulmasını kapsamı içine alır.
Dêrsim de bu şıkların hepsi yaşanmıştır.
A- Binlerce insan kimyasal maddeler kullanılan silahlarla öldürüldüler. Dêrsim’e giriş çıkış noktalarının kontrol altına alınması, ambargo uygulanması sonucu bilinçli olarak yokluk, kıtlık oluşturuldu. İnsanların doğadan yiyecek toplamaları da yasaklanır. Ormanlık alanlarda binlerce meyve ağacı vardır. Aç kalan insanlar gidip ceviz de toplayamazlar. Kıtlıktan, açlıktan dolayı insanlar öldüler.
B- 1937-38 sürecinde yapılanlar insanlarımızın hem fiziksel hem de ruhi sağlıklarını etkilemiştir. Hep Dêrsim’in delilerinden bahsedilir, gülünür. İnsanlar ağır savaş travmalarını yaşadılar. Tedavi edilmediler. Baskılar devam etti. Rahatsızlıklar iyileştirilemeyecek safhalara vardılar. Travmalar kuşaktan kuşağa aktarıldılar. Açlık, soğuk, kullanılan silahlar fiziki sonuçlar oluşturdular. Çok sayı da sakat insan yaşamları boyunca jenosid izlerini taşıdılar. Hastalıklar oluştu, yayıldı.
C- İnsanlarımızın var olan bütün taşınır mallarına devlet adına el konuldu. Taşınamayanlar yakıldı. Ekonomik anlamda büyük bir yıkım gerçekleştirildi. İnsanlarımız yoksullaştırıldılar. Bombalamalalardan dolayı ölen, sahipsizlikten dolayı kaybolan, yırtıcı hayvanlar tarafından yenilen, T.C. güçlerinin el koydukları hayvan sayısı bilinemiyor. Hayvancılık yok edildi. Tarım araçları ve hayvanları imha edildikleri için tarımcılık yapılamadı. Öldürmelerden, hastalık ve sakatlıklardan dolayıı insanlar üretme güçlerini kaybettiler. Üretimden düşürüldüler.
D- Kullanılan kimyasal silahların etkileri, oluşturulan toplama kampları, insanların öldürülmemek için dağlarda kalma mecburiyeti sonucu doğumlar gerçekleşmedi.
E-Okullar yapıldı. Ailelerinden koparılan çocuklar bu okullarda Türk-İslam sentezine göre eğitime tabi tutuldular. Kendi halklarına düşmanlaştırıldılar. Bu okullarda okutulan öğrenci, türkçe konuşmayan babasına küfredebiliyordu. Kürdçenin lehçelerinin yerini, türkçe konuşma mecburiyeti aldı. Bu çocuklara dilleri unuturuldu. Kürd- Rîya Heq inancından olan öğrenci, Türk ve Müslüman olarak şekillendirildi. Kendisine, bütün kimliklerine, değerlerine yabancılaştırıldı.
Kültürel anlam da jenosid yaşandı. Kürt kültürü yasaklandı. Saz çalınamadı. Milli elbiseler giyilemedi. Kültürel anlam da özel günler unutturuldu. Örneğin halk için çok önemli olan Mart ayındaki ibadetler, doğanın canlanışını kutsama törenleri-ayinleri artık yapılmıyorlar. Unuturuldular. Zorla camiler yapıldı. İnsanlar kendi inançlarının gereklerini yapamaz duruma getirildiler. Devletin dini olan islamiyet dayatıldı. Bundan dolayı da gizli ibadet etme mecburiyeti doğdu. Kimlikler gizlenmeye başlandı.
Dêrsim jenosidinde görev alan kişiler ;
Fevzi Mustafa Çakmak ; 1856 -12 Nisan 1950 ; üst düzey siyasi-Genelkurmay Başkanı olarak.
Mehmet Kazım ORBAY; 1887- 3. 6. 1964 ; III.Ordu komutanı, üst düzey subay olarak.
İzzetin Çalışlar ; 1882 – 1951 ; üst düzey subay olarak.
Asım Gündüz ; 1880 - 14 Ocak 1970 ; en üst düzey askeri yöneticilerden biri olarak.
Fahrettin Altay ; 1880- 26.01.1974 ; subay olarak.
Mustafa Kemal Atatürk ; 1881-1938 ; hem asker, hem de sivil. Cumhurbaşkanı olarak.
İsmet İnönü ; 1884 – 1973 ; hem asker, hem de sivil. Başbakan ve cumhurbaşkanı olarak.
Celal Bayar ; 1883 – 1985 ; başbakan olarak.
SEVE EVİN ÇİÇEK
Kaynak:kocgirikulturmerkezi